Ana sayfaya dön

 

Dr. Ceyhun Atıf KANSU, Şefik SINIK öğretmen ve tüm eğitim şehitlerinin manevi anısına…

Ve Ceyhun Atıf KANSU ’nun aynı adlı şiirinden…

“Dünyanın Bütün Çiçekleri”


YAZAN : Ayhan DAYAN (2000)
ayhandayan68@gmail.com

OYUNDAKİ KARAKTERLER

ŞEFİK ÖĞRETMEN : Genç, dinamik, bilgili, çalışkan, örnek ve halka önder.
(20 yaşlarında)

MUHTAR : İyi niyetli, çalışkan, mütevazi.
(45 yaşlarında)

HASAN AĞA : Başlarda sert tutumlu, otoriter, kaba,
tamamen ezici bir ağa iken, yaşanan bazı olaylar sonucu çok değişiyor.
(55 yaşlarında)

DOKTOR : İyi niyetle görev yapan, duygulu biri.
(30 yaşlarında)

İMAM : Gerçekçi, tutuculuğun karşısında. Mantığıyla hareket eden ideal bir cumhuriyet imamı.
(40 yaşlarında)

DELİ HAYDAR : Az ama öz konuşan, sözleri hem güldüren hem de derinden düşündüren biri. Köyün sempatik filozofu.
(40 yaşlarında)

FATMA ANA : Köyün; yaşlı, hatırı sayılır ve bilge kadını. (70 yaşlarında)

KAHVECİ HALİL : Korkak yapılı, dedikoducu, yağcı.
(40 yaşlarında)

ÖĞRENCİLER : “EMİNE, ÖMER, KADİR, FERHAT, SULTAN, HATİCE” adlarında, öğretmenlerini ve okullarını çok seven, siyah önlüklü,
6 zeki öğrenci.
(10-12 yaşlarında)

Sahne düzeni üç ana bölümden oluşacak:


1-Köy odası ve kahvehane biçimindeki kısım:
( I. – II. – III. - VII. – VIII. sahneler bu kısımda oynanacak)

2-İlkokul sınıf ortamı:
( V. – VI. – IX. sahneler bu kısımda oynanacak)

3-Köy meydanı:
( IV. sahne bu kısımda oynanacak)



------------------------------------------------------------------


Not:

1 - Oyun sırasında, yalnızca sahnelenen bölüm ışıklandırılacak.
2 - Şefik Öğretmen, doktor ve imam dışındakiler yöresel dili kullanacaklar.



SAHNE I

(Köyün kahvehanesinde; muhtar, doktor, imam ve Deli Haydar oturmakta. Kahveci Halil ise çay ocağındadır.)

DELİ HAYDAR: Kar yağdı böyle oldu mıktar…Kar yağdı böyle oldu mıktar…
MUHTAR : Haklısın Haydarım…Haklısın emme…Ni’delim, bizlerin yazgısı bu gayrı…Var mı bundan ötesi? Elden gelen ne ki?
HASAN AĞA : (İçeriye girer, ısınır) Ufff! Az daha donacaktım. Ne biçim soğuk be.
MUHTAR : Haklısın Hasan Ağa. Ben kendimi bildi bileli, bizim buralara heç
bu kadar kar yağmadıydı.
HASAN AĞA : Selâmün Aleyküm! (Ötekiler selamı alır) Haa şöyle. Biraz olsun
kendime geldim. Yahu, evde akşamlara kadar pineklemekle zaman da geçmiyor ki. Heç değilse buraya gelip, bir iki laf etmek insanı biraz açıyor. Ulan Halil…! Haliiilll! Geberdin mi lan oğlum?
KAH. HALİL : Burdayım ağam. Buyur, bişey mi diyecektin?
HASAN AĞA : Bana şöyle, okkalı bir gayfe yap.
KAH. HALİL : Derhal ağam. Orta mı olsun ağam?
HASAN AĞA : Ulan gavurun oğlu, daha öğrenemedin mi ağanın gayfeyi nasıl içtiğini?
KAH. HALİL : Ağam demem o ki…Hani…?
HASAN AĞA : Gavura bak hele, daha konuşuyor… Ulan oğlum, vallahi sen adam olmazsın. Görgüsüz zındık. Hele bak, arkadaşlar ne içer, sor bi oğlum, sor…
DOKTOR : Benimki çay olsun lütfen.
MUHTAR : Çay olsun Halil, çay. Hele dur. Haydar’a da ver bi şeyler.
KAH. HALİL : Sen ne içecen Haydar?
D. HAYDAR : Benim de sonu çaylı bişeyler olsun işte?
KAH. HALİL : O da neymiş lan Haydar, bilmece gibi?
D. HAYDAR : Çayı…Çayı…Çayı…Bişey çayıydı. Aha bak, dilimin ucusuna kadar geliyo emme, namıssızım bi türlü diyemiyom be. Sizler deyverin gayrı işte…
MUHTAR : Haa...Haa…Haa…Adaçayı istiyor, adaçayı…
D. HAYDAR : Ha işte o mıktar. He valla adaçayı.
K. HALİL : Zıkkım içesi Haydar. Nerden buluyon bunları?
MUHTAR : Oğlum, sen de uğraşma şu gariple. Varsa getir gel, ver eline işte…
K. HALİL : Siz onu bilmezsiniz. Eline yiyecek, içecek bir şey geçti mi değirmen
olur. Aslında adaçayı vardı emme. Zıkkım içesi heç dayandırmıyo ki.
HASAN AĞA: Lafı amma da uzattınız ha. Varsa var, yoksa yok. Get işine be adam.
D. HAYDAR : (Alaycı şekilde ve göbek atarak Kahveci Halil’e takılır) Çay, çay, çay. Vay Halil vay. İlle de adaçayı olacak tamam mııı…?
K. HALİL : Ve lâ havle, ve lâ kuvvete… Ey Allah’ım, sen bana sabır ver.
DOKTOR : Muhtar! Öğrendiğime göre, okulunuz aylardır kapalıymış? Peki böyle okulsuz, öğretmensiz ne olacak bu çocukların hâli?
HASAN AĞA : (Alaycı bir sesle) Arkadaş köyümüzün yeni örtmeni mi yoksa mıktar?
MUHTAR : Değil, korkma. İçin rahat olsun. Nahiyenin sağlık ocağının tokturudur.
HASAN AĞA : Öyle mi? Hoş geldin toktur bey!
DOKTOR : Hoş bulduk.
HASAN AĞA : Hayırdır, bişey mi var?
MUHTAR : Önemli değil. Bekçi Ali’nin küçük oğlu Ferhat hastalanmış. İki günden beri ataşlar içinde yatıyordu çocukcağız. Onun için gelmiş toktur bey…Sormayı unuttum toktur bey; şindi nasıl oldu çocuk, düzeldi mi?
DOKTOR : Şu anda daha iyi. Birkaç güne kadar da hiçbir şeyi kalmaz.
MUHTAR : İşte buna çok sevindim. Allah senden razı olsun.
DOKTOR : Ne demek muhtar? Bizim görevimiz hastaları iyileştirmek değil mi?
Bu arada ne diyordum? Bir süredir öğretmensizlikten okula gidemeyen çocukların durumunu…
MUHTAR : Bugünlerde bir ışık var gibi ya. Bakalım, hayırlısı…
DOKTOR : Ne gibi?
MUHTAR : Geçen hafta kazaya indiydim. Kaymakam beye çıkıp, izah ettim
meseleyi. Dedim ki; “Kaymakam Bey! Köyümüzün çocukları nice zamandır örtmensiz perişan oldular. Mektebimiz aylardır kapalı. Günah olmasın bu yavrucuklara. Şayet Mümkünatı varsa, bize bi örtmen…
DOKTOR : Peki, Kaymakam Bey ne dedi? Yardımcı oldu mu?
MUHTAR : Yardımcı olmak da laf mı? Tam üstüne varmışım.
DOKTOR : Nasıl yani?
MUHTAR : Kaymakam Bey’in yanında biri vardı. Tanıştık. Meğerse, bizim kazanın yeni Maarif Müdürü değil miymiş?
DOKTOR : Eee…Sonra?
MUHTAR : Müdür olalı, daha iki hafta olmuş. Hangi köyden olduğumu sordu. Ben de “Yaylapınar Köyü’ndenim” deyince, müdür bey şaşırdı. Meğer yıllar evvel, şu bizim komşu köy, Yukarıkavak’ta iki yıl kadar örtmenlik yapmış. Bana “Muhtarım, göreve başlar başlamaz, ilk işim örtmeni olmayan köylere, bir yolunu bulup, öğretmen vermek oldu. Gözün aydın, Yaylapınar’a da bir örtmen verdik. Önümüzdeki günlerde göreve başleyecek.” demesin mi? Bi sevindim, bi sevindim ki…Sankim, sırtımdan tonlarca yük kalktı, getti.
DOKTOR : Muhtar, bu haber çok iyi bak. Öyleyse bugünlerde gelmesi gerek…
MUHTAR : Ben de bekliyom emme. Belki de iki gündür yağan kardan gecikmiştir. İnşallah başına bişey gelmeden köyümüze ulaşır.
İMAM : Gönlünü ferah tut. Allah’ın izniyle, sağ selamet gelecektir.
K. HALİL : (Çayları ve kahveyi getirerek) Gelir gelir. Köyümüz öğretmensiz kalı mı heç? Buyur ağam, bol köpüklü. Evet çaylar! Tavşan kanı be.
HASAN AĞA : Nerde kaldın ulan? Yoksa, Yemen’e mi gittin? Zaten iki saattir bi “örtmen” muhabbetidir aldı başını gitti. Kafamı şişirdiler be. Yok örtmen geliyormuş, yok efendim gidiyormuş. Bir tek, zil takıp da oynamadığınız kaldı. Yeter be. Ulan, ne işi var bu köyün örtmenle?
DOKTOR : Öyle deme Hasan Ağa. Okumak gibisi var mı? Her kötülük cahillikten gelmiyor mu insan başına? Eğitim; insanı öyle bir şekle sokuyor ki, davranışın, konuşman ve her şeyin nasıl da değişiveriyor bir bilsen…
HASAN AĞA : Geç bunları toktur bey. Ben okuttum da ne oldu sanki? Evvelâ
babalarını düşman bellediler. Yüzlerini görmeyeli yıllar oldu. Off.. offf…Hem yarın, “okusun” dediğiniz, köyün şu veletleri de aynı benimkiler gibi olmayacak mı?
İMAM : Öyle söyleme Hasan Ağa. Öğretmen, köy ve köylü için, toplum için ve hâttâ insanlık için bulunmaz bir nimettir. Kıymetlerini bilmek gerek.
HASAN AĞA: Bana masal anlatma imam efendi!
İMAM : Bak Hasan Ağa! Sen okumayı yazmayı kimden öğrendin? Kendi
başına mı? Elbette hayır…Çünkü mümkün değil. Daha sevineceğin yerde… Korkma canım, öğretmen adam yemez.
D. HAYDAR : Yemez tabii. Koskocaman ağam bu. Adamın karnına oturur vallah.
Öyle değil mi ağam?
HASAN AĞA : Sus Haydar! Zaten hepsi üstüme geliyor. Bir de senle uğraşmayayım? Kapat çeneni de almayayım seni ayağımın altına…
Rasim Hoca! Hem sana ne oluyor? Sana mı kaldı başkalarının avukatlığını yapmak?
MUHTAR : Burda hiç kimse, başkalarının avukatlığını felan yapmıyor Hasan
Ağa. “Örtmen” lafını duyunca niye ırahatsız oluyorsun? Hem kendi çocukların sana böyle davrandı deye, köyün çocuklarının istikbâliyle oynamaya ne hakkın var?
HASAN AĞA : Sen de iyice zırvaladın ha muhtar.
MUHTAR : Zırvaladığım falan yok. Çocuklarımızın geleceğini düşünüyorum.
Hem ne zaman köye örtmen gelse, seni sıkıntı basıyor. Bunu da apaçık istemediğin her halinle belli oluyor işte.
HASAN AĞA : Yok canım, daha neler?
MUHTAR : Karşında enayi yok ağa. Zaten bundan evvelki örtmenimizin de
apar topar gidişine pek anlam veremediydim. Birilerinden şüpheleniyordum.
HASAN AĞA : Dilinin altındaki baklayı çıkar mıktar! Kimlerden mesela?
MUHTAR : Senden Hasan Ağa, senden!
HASAN AĞA : Ağır ol bakalım muhtar. Ağzından çıkanı, kulağın duyuyor mu senin?
MUHTAR : Ne o? İşine gelmedi değil mi? Senin bu çeşit oyunları nasıl tezgâhladığını bütün köylünün bilmediğini mi sanırsın?
HASAN AĞA : Hadi canım sen de.
MUHTAR : Onları yıllardır sindirdin. İnsan yerine komadın. Zavallıların ağızlarını
açacak hâlleri mi kaldı ki? Aynı durumda sen olsan, ağan hakkında söz söyler miydin? İşine gelmedi mi nasıl da kıvırtıyon?
D. HAYDAR : (Ellerini şaklatarak oynar) He valla. Aha böyle, böyle kıvırtıyo ağam.
HASAN AĞA : (Öfkeyle Haydar’a bir tokat atar ve Haydar ağlamaya başlar) Sus lan terbiyesiz herif, sus…Suuusssss…. (Oradakiler araya girip ortamı yatıştırırlar)
Hep siz yüz veriyorsunuz bu deyyusa. Hep sizden yüz buluyor bu zındık.
MUHTAR : Yazıklar olsun sana Hasan Ağa. Şimdi de bu zavallıyla mı uğraşıyon?
HASAN AĞA : O da ikide bi üstüme gelmesin canım. Adam gibi otursun yerli yerinde. Yahu, akıllısı da bir, delisi de. Bunlar neden benle uğraşır bilmem ki?
MUHTAR : Senle uğraşan yok Hasan Ağa. Benim senle şahsi bi meselem de yok. Kafamın takıldığı bi tek konu, köyümüze gelen örtmenler…Giden
örtmenimize daha bi içim yanar ki, heç sormayın.
HASAN AĞA : Tövbe, tövbe… Adama bak yahu…
MUHTAR : Yok arkadaş, yok… Biz bu kafayla adam olmayız. Elimizdeki fırsatlar
bir bir uçup gidiyor. Şöyle tam okul için, köy için bişeyler yapmaya başladık; her bi şey, öylece yarım kaldı ortalarda. Ah örtmenim ah…
HASAN AĞA : Bakın işte, yine başladı. “Örtmen…Örtmen”. Başka laf bilmez ki…
Bu mesele temcit pilavı gibi, aha hep böyle önümüzde.
MUHTAR : Onu, köyden sen sürdürdün Hasan Ağa. Adım gibi eminim bundan. Ben kızmakta haklı değil miyim arkadaşlar? Sanki köyümüzdeki okulun açık olması, benim şahsi meselem mi? Ben de muhtarsam, elbette evlâtlarımızın geleceğini düşünmek mecburiyetindeyim. Üstelik bunun için ille de muhtar olmaya da gerek yok. Hissiyatlı her vatandaş tıpkı benim gibi düşünmez mi?
DOKTOR : Muhtar! Nereye tayin oldu öğretmeniniz?
MUHTAR : Eskişehir’e tayin oldu toktur bey, memleketine…
DOKTOR : Aslında fena da sayılmaz. Üstelik de oralıymış baksana.
MUHTAR : Belki öyle görünüyor emme. Ya köyümüz… Çocuklarımız…
Olan onlara oldu. Öylece kapısı kilitli okulun bizlere ne faydası var? Hem sen bakma o örtmenimizin memleketine tayin oluşuna. Ardını, arkasını aramasın, belki memleketi olunca, hani sesi çıkmaz diye…Yani anlayacağınız, bu da ağanın bi başka oyunu işte.
HASAN AĞA : Vah vah ne de çok severlermiş örtmenlerini…Gözlerim doldu…
Biriniz mendil versin de şu göz yaşlarımı sileyim yahu…
D. HAYDAR : Al, ağam sana mendil. Azıcık kirli ve de pek kırışık emme, işini görür. Okulda “Mendil Kapmacana” oynarken, Gır Selo’dan hırkızladıydım ben bunu yaa…
(Hasan Ağa dışındakilerin hepsi, kahkahalarla gülüşürler)
HASAN AĞA : Alay mı ediyon lan deyyus?
D. HAYDAR : Anacığııımmm! Yetişin arkadaşlaaarrrr! Ağam beni öldürüyoooo!
HASAN AĞA :Gel lan buraya. Geberteceğim ulan seni…Kaçma ulan, gel diyom sana
(Hasan Ağa, Haydar’ın peşindedir. Oradakiler, araya girerler)
İMAM : Bırak canım Hasan Ağa. Yakışır mı sana, Allah’ın safıyla uğraşmak?
HASAN AĞA : (Soluk soluğa) Ne safı be? Siz öyle sanın. Senden, benden akıllı bu be. Adını deliye vermiş, gayrı bi de kafa buluyo baksanıza.
MUHTAR : Hasan Ağa! Öğretmenlerle uğraştığın yetmedi, şimdi de bunlarla mı
uğraşıyon? Yazıklar olsun sana…
HASAN AĞA : Eyi, eyi…Anladık. Sen de tutturmuşsun bi örtmen. Başka laf bilmen
mi be adam? Beni neredeyse örtmen düşmanı ilân edecek yahu.
MUHTAR : Buna heç gerek yok ki. Zaten tüm köylü bilir de söylemez.
HASAN AĞA : Neyi?
MUHTAR : ………
HASAN AĞA : Adamı hasta etme mıktar. Köylüler, neyi bilir de söylemezler?
MUHTAR : Neyi olacak? Demince tartıştığımız, köyümüzden en son gönderdiğin
örtmen konusunu.
HASAN AĞA : Aferin sana. Demek, o hınzırların kafalarına kadar soktun, öyle mi?
MUHTAR : Canım sen de eveleyip geveleyip durmasana. Ağaysan, her dediğin
doğru olacak değil ya?
HASAN AĞA : Ağalar yalan söylemez mıktar. Sen bunu bilmiyon mu?
MUHTAR : Doğru. Yalan söylemezsiniz. (Mırıldanarak) Yalnızca köylünün ganını emersiniz.
HASAN AĞA : (Tahta zemine vuran ayak sesleriyle birlikte, pencereye yaklaşır) Hımm…Kar yağışı durmuş. Bakarsın, o beklediğiniz örtmen çıkar gelir ha? Haaaa….Haaaaa…(Alaycı bir edayla) Sonra, ağanızdan korkup da aman geri gitmesin. Ne de olsa adımız, “örtmen yiyiciye” çıktı. Sizle mi uğraşacağım. Ne haliniz varsa görün be. (Masaya yumruğunu vurup, çıkar)
DOKTOR : Muhtar! Hasan Ağa ile ilişkiniz nedir bilemiyorum. Fakat özellikle bizlerin önünde tartışmanız senin açından iyi olmayabilir. Baksana çıkarken neredeyse masayı kıracaktı.
MUHTAR : Boş verin toktur bey. Ateş olsa cürüm kadar yer yakar. Ne yapalım, yarası olan gocunur. Emme sen bilmezsin, ne yılandır o?
DOKTOR : Bizler, bu güne kadar, ağalarla muhtarların birlikte hareket ettiklerini
duyardık. Burada gördüklerime, ne yalan söyleyeyim, beni şaşırttı.
MUHTAR : Yerden göğe kadar haklısın toktur bey. Aslında benim muhtar seçilmem Hasan Ağa’nın sayesindedir. Emme, iş karşıdan bakıldığı gibi değel. İnsan içine girince daha eyi anlıyor. Aslında, onun kötü niyetine alet olmak istemeyişimden böyle davranıyom ben. Yoksa Hasan Ağa’ya kalırsak köye de köylüye de çok yazık olacak, çookkk… Zavallıların ağızları var, dilleri yok sankim. Bu ağa, senelerce şu gariban köylünün sırtından geçindi. Onlar ise bunu hep, “yazgıları” bildiler. Gelen örtmen, köylünün gözünü açmaya başlayınca da…Gerisi mâlum işte…
DOKTOR : Evet, çok iyi anlıyorum. Sonrasında ağa, kullanacak adam kalmaz diye
koktu. Ondan sonra da alın size öğretmen düşmanı, öyle mi?
MUHTAR : Tahsilli adamın hâli, bi başka oluyo canım. Bravo sana toktur bey.
DOKTOR : Bunu anlamak için tahsile bile gerek yok ki. Aklı başında her köylü,
sanırım bir şeylerin farkındadır zaten.
MUHTAR : Dediğin gibi, bi çoğu farkında.
İMAM : Muhtarım! Sanki bilmezmişsin gibi konuşma. Köylünün elleri mâhkum
ağaya, elleri. Hiç oturup düşündün mü; “Acaba sizin buralar, niye geri kaldı?” diye.
MUHTAR : Heç düşünmez miyim? Neye geri kalmış olsun ki, “ağalardandır herhal.
Ben, bunu muhtar olduktan sonra daha yeni yeni kavrıyom biliyonuz mu?
DOKTOR : Doğrudur. İnsanın çevresi genişledikçe, ufku da açılır. İyiyi, güzeli ve
doğruyu daha yakından tanır. Geç de olsa anladıysan, ne mutlu sana…
İMAM : Doktor Bey! Siz zavallı köylüleri bir tanısanız, o kadar saf, o kadar garip
ve de öylesine sıcak insanlar ki. Fakat ektikleri para etmeyince, geçimleri bir tarafa, ağaya olan borçlarını bile ödeyemiyorlar. Birikince de…
DOKTOR : Anlıyorum. Öyleyse köyünüzü kalkındırmak için yeni çözümler
üretmelisiniz. Öyle değil mi?
MUHTAR : Zaten mesele de bu ya toktur bey. Ağayla, “örtmen” konusundaki atışmanın sebebi de aynı değel mi?
DOKTOR : Anlıyorum muhtar seni, hem de çok iyi anlıyorum…Öyleyse bu iş, bizleri
aşar. İşiniz hiç kolay değil. Mücadelenizi gönülden desteklemekten başka da elimden bir şey gelmez.
MUHTAR : Allah razı olsun toktur bey…İşte böyle, hakikaten işimiz çok zor…
Ağanın menfaatine zarar verecek her konuda karşımda hep “O” var. Asıl zoruma giden de ne biliyonuz mu; yahu sanki ben kendime mi çalışıyom? Köy bi yerlere gelsin diye, gecemi gündüzümü birbirine katıyorsam bu hepimiz için, bebelerimizin yarınları için değel midir?
İMAM : Ben yıllardır buradayım. Başka köyün öğretmenleri rahatlıkla görevini yaparken bizim köyünkiler sürekli rahatsız edildiler. Uğraşan ise, hep Ağa oldu. Bunu hep, “mebusları vasıtasıyla yapıyor” diye de bir söylenti var.
DOKTOR : Doğrudur…Haa, biraz önce Hasan Ağa buradayken, sanki kendi
çocuklarından şikayet eder gibiydi. Nedir meselenin iç yüzü muhtar?
MUHTAR : Uzun hikaye. Şindi bizim bu ağa, en büyük çocuklarını okuttu. O zamanlar çocuk okutmak şindikinden daha da zordu elbet... Hem bunu göze almak, çocukların yaban ellerde kalmalarına razı olmak demekti. Ağa da bunu göze aldı. Köyden ilk okuyanlar da işte ağanın bu iki çocuğu oldu. İşin ilginç tarafı; çocuklar okudukça, az evvel dediğin gibi dünyayı daha eyi tanımalarını sağlamış olmalı ki, babalarının ağalık düzenini eleştirmeye başladılar. İş ciddiye binince, Hasan Ağa kudurdukça kudurdu. Sonunda her ikisini de evlatlıktan reddetti. İşte o gün bugündür, Hasan Ağa’nın okula, eğitime ve de örtmene olan düşmanlığı sürüp, gitti. Çocuklarına karşı bir türlü
dinmek bilmeyen öfkesini aklınca başkalarından çıkarmaya çalışır.
DOKTOR : Hasan Ağa; çocuklarına karşı haklı mı, yoksa haksız mı onu bilemem. Fakat, köyün öteki çocuklarının günahı ne canım? Yaşın yanında niçin kuru da yansın? Öyle değil mi?
İMAM : Doktor bey, doğru söylersiniz ama, bunu kim anlayacak ki? Adam kendi küçük çocuklarını bile okula göndermiyor.
DOKTOR : Yazık… Peki, Hasan Ağa’nın o sözünü ettiğiniz çocukları nerede şimdi?
MUHTAR : Bilen yok. Terk edip, gittiler bu diyarları.
DOKTOR : Bu durumda işin gerçekten çok zor muhtar.
MUHTAR : Zor ki, hem de ne zor? Yalnız aha şuraya yazıyom. Hasan Ağa yeni gelen
örtmenle de uğraşacak olursa… İşte o zaman…İşte o zaman…
(Kalbi sıkıştırır ve fenalaşır.) Hasan Ağa’ya ben…ben…
DOKTOR : Muhtar! Muhtar! Tamam sakin ol. Telaş yapmayalım arkadaşlar.
Durun arkadaşlar bir şeyi yok. Evet muhtar, sakin ol, sakin ol…Güzeelll….
MUHTAR : Meraklanma toktur bey! Evelallah eski toprağım ben, korkma bişey olmaz. Hem Allah’ın izniyle şu okulda eğitim yapıldığını görmeden gitmem.
DOKTOR : İnşallah muhtar, inşallah. Al şu sudan, birkaç yudum iç şimdi.
MUHTAR : Ohh…Şükür. Emme şunu eyi belleyin: Gelecek ötmenimizi, bu sefer yemin olsun ki, sizler de şahit olun, canım pahasına da olsa, Hasan Ağa’ya
harcatmayacağım, harcatmayacağım. Anladınız mı? Bunu herkes böyle bilsin...
(Uygun bir fon müziği verilir)































Sahne II

(Köye yeni atanan öğretmen Şefik, eski bir valizle, kahvehanenin kapısından içeri girmeye çalışırken, Deli Haydar; valizi çekiştirmektedir)

ŞEFİK : Dur, bırak diyorum sana…Dur bir dakika… Lütfen bırakır mısın?
D. HAYDAR : Yok örtmenim, valla olmaz. Bırak da ben taşıyam.
ŞEFİK : Tamam bak. Geldik zaten…Merhaba arkadaşlar!
D.HAYDAR : Hee. Hee… Mıktar! Bu kim biliyon mu?
MUHTAR : Yoksa… Yoksa sen… Yoksa sen yeni örtmenimiz…?
D. HAYDAR : Bravo mıktar. Doğru bildin. Hiii..hiiii…
ŞEFİK : Evet, yanılmadınız. Ben, köyünüzün yeni öğretmeni Şefik.
MUHTAR : Allahım sana şükürler olsun. Hoş geldin oğul! Gel, gel otur şöyle.
Yaklaş hele sobaya doğru. Üşümüşsündür. Isın gözelce. Hoş geldin, safa geldin köyümüze. Eee, nassın, eyi misin?
ŞEFİK : Teşekkür ederim, sizler…?
MUHTAR : Allah’a çok şükür, bizler de eyiyiz. Seni gördük, daha eyi olduk.
ŞEFİK : Siz köyün muhtarı olmalısınız?
MUHTAR : Doğru bildin evlat. Ben Yaylapınar Köyü muhtarı Cemal.
ŞEFİK : Az önce şu arkadaş “mıktar” diye seslenince…
MUHTAR : Haa o mu? O, köyümüzün alimi Haydar’dır. Azıcık akıl daşkınıdır anlayacağın…
ŞEFİK : Anladım… Beni görür görmez hemen önümden koştu, valizime sarıldı.
D.HAYDAR : Marhaba örtmen! Köyümüze hoş buldun mu? Hii…hiii…
ŞEFİK : Haa…Haa…Hoş buldum Haydar. Seni gördüm daha çok hoş buldum.
D. HAYDAR : Hiii.hiii…
MUHTAR : Ne yapsın işte, onun dünyası da böyle. Yaşlı bi anacağızından başka heç kimsesi yok. Köylüyle beraber idare ediyok. Hem bu zaman kadar köye gelen örtmenlerimizle arası hep çok eyi olmuştur Haydar’ın. Neyse… Oğlum Halil! Bize hemen sıcak çay getir. Öğretmenimiz üşümüştür. Şu sobaya da birkaç odun daha at.
K. HALİL : Hemen mıktar!
MUHTAR : Eee böyle bir havada köye gelmeye nasıl cesaret edebildin oğul? Geceden beri yağan kar, her tarafı kapattı baksana. Bilmem ya belki yirmi yıldır
heç bu kadar kar yağmadıydı buralara.
ŞEFİK : Ben aslında ilçeye dün sabah geldim. Geçici olarak Köy Hizmetleri’nin
misafirhanesinde kalıyordum. Dediğin gibi gece boyunca, sürekli kar yağdı. Onun için bugün gelmeyi düşünmüyordum. Fakat; aynı odada kaldığım arkadaşlarından biri, kardan kapanan köy yollarını açmak için grayderle bu tarafa gelecek olunca, “Haydi ben de gideyim” deyip, çıkıp geldim işte. Gerçi bir- iki kilometre yürümek zorunda kaldım, güç oldu ama…
MUHTAR : Bu ne fedakarlık? Allah senden razı olsun.
ŞEFİK : Muhtarım! Arkadaşlar kim? Buralı değiller galiba?
MUHTAR : Tanıştırmayı unuttum, kusura kalma. Bu arkadaş, buraya gelirken içinden geçtiğin bizim nahiyenin tokturudur.
DOKTOR : Hoş geldiniz Şefik Öğretmen!
ŞEFİK : Hoş bulduk.
DOKTOR : Ben doktor Ceyhun. Yeni göreviniz hayırlı olsun.
ŞEFİK : Teşekkür ederim…Doktor bey, memleketiniz?
DOKTOR : Doğma, büyüme İstanbulluyum.

ŞEFİK : Ooo… Güzel şehir. Hiç görmedim. Fakat bütün dünya, onun güzelliğine
hayran olduğuna göre…
DOKTOR : Güzeldir İstanbul…Peki, siz nerelisiniz?
ŞEFİK : Ben de Afyonluyum. Emirdağ ilçesinden.
MUHTAR : Bu arkadaşımız da köyümüzün imamıdır.
İMAM : Hocam, hoş geldiniz. Adım Rasim. Nevşehirliyim. Yaklaşık dört yıldır buradayım. Umarım Yaylapınar’dan memnun kalırsınız.
ŞEFİK : Bakalım artık…İnşallah…
K. HALİL : Çaylar hazır mıktar! Buyrun…Siz de buyrun. Buyrun…Afiyet olsun.
ŞEFİK : Teşekkür ederim…Muhtarım, köyümüz kaç hane?
( Çaylarını karıştırlar)
MUHTAR: Tas tamam 25 hanedir. 150 de nüfusumuz var.
ŞEFİK : Demek ki…Hane başına 6 kişi falan düşüyor. Peki ya okula giden?
MUHTAR : Geçen sene 40 talebemiz vardı. Aşağı yukarı bu sene de aynı civarda olur.
ŞEFİK : Okulumuz bu yıl hiç eğitim - öğretime başlamadı mı?
MUHTAR : Başlamadı. Yıllardır hep aynısı olur. Köyümüze gelen örtmen, daha
yılını bile doldurmadan tayin olur, gider. Sanki birileri bunu kendine görev edinmiş gibidir.
ŞEFİK : Çok ilginç doğrusu. Benim bilmediğim bir sorun mu var? “Başkaları görev
edinmiş derken” birilerini imâ etmeye çalışır gibi konuştun da.
MUHTAR : Dinle evlât! Daha şu köyümüzdeki ilk gününde moralini bozmak istemem
emme, bazı konuları önceden bilmende fayda var. Bizim burada okulun açık olması, yavrularımızın okuması, köyün ağasının heç hoşuna getmiyor. Bu yüzden, senin gibi köyümüze her yeni gelen örtmene düşman kesilir. Bu yıllardan beri böyle gelmiş böyle gidiyor. Karşındaki kişi hasan Ağa olunca da köyden heç bi kimse de ses çıkaramıyor.
ŞEFİK : Hadi canım sen de. Öyle şey mi olurmuş? Hele okulu hazırlayıp, eğitim öğretime bir başlayalım. Ben daha sonra oturur konuşurum Hasan Ağayla. Bakalım neymiş derdi? Okula, öğretmene niçin bu kadar düşmanmış?
DOKTOR : Şefik öğretmenim! Aslında siz buraya gelmezden kısa bir süre önce bu
konuyu enine boyuna tartışıldı. Benim anladığım kadarıyla Hasan Ağa, kendi düzenini bozacak güçlerin olduğunu anlayınca, işini sağlama almak istemiş. Üstelik onun bu düzenini ilk eleştirenler de yıllarca okuttuğu kendi çocukları olunca bir hayli öfkelenmiş doğrusu. Ağalık düzenini, iki çocuğuna tercih etmiş yani sizin anlayacağınız. İşiniz çok zor ama imkansız da değil. Yalnız, bir hayli uğraşmak gerekecek.
MUHTAR : Bu meseleyi halletmek benim boynumun borcudur bundan gayrı. Siz gönlünüzü rahat tutun toktur bey.
DOKTOR : Zaten bu konuda en büyük görev de senin muhtar. Meslek hayatını daha hemen başında, bu genç öğretmen arkadaşımızı elbette ezdirmemelisin.
MUHTAR : Yok, yok. Elbet, Hasan Ağa’nın kalbine giden yolu bulacağız.
DOKTOR : Muhtarım! Ben buraya geleli bir hayli oldu. Artık müsadenizi istesem?
MUHTAR : Toktur bey! Müsaade senin emme, akşama kalsaydık?
DOKTOR : Artık kalmayayım. Nasıl olsa yollar açılmış. Kar da yağmadığına göre…Üstelik nahiyedekiler şimdiye kadar meraklarından öldüler. Yolcu yolunda gerek. Haydi hoşça kalın.
MUHTAR : O zaman kendin bilecen toktur bey! Yalnız, seni böyle yaya ve de bi başına nasıl yollarız.
DOKTOR : Zaten hasta çocuğu bir kez daha görüp de öyle gideyim diye düşünüyordum. Nasıl olsa çocuğun babası beni geri götüreceğini söylemişti.
MUHTAR : Eyi o zaman. Gayrı gerisini kendin bilecen.

DOKTOR : Hoşça kalın arkadaşlar. Şefik Öğretmenim, tanıştığımıza çok memnun
oldum. İnşallah bundan sonra daha sık görüşeceğiz. Size meslek hayatınızda
tekrardan başarılar diliyorum. Konuşulanlara pek kulak asmayın. Siz sadece, bir öğretmen olarak görevinizi yapın. Gerisi kolay. Hepsi de olur gider. Hoşçakalın…Ha, bu arada, bana da beklerim. Gelip geçerken mutlaka uğra bak, oldu mu?
ŞEFİK : İnşallah Doktor Bey. Uğramaya çalışırım.
MUHTAR : Güle güle toktur bey, güle güle. Allah yolunu açık etsin.
DOKTOR :Teşekkür ederim. Yoo, lütfen rahatsız olmayın.
MUHTAR : Rahatsızlık ne dimek toktur bey…Güle güle…Güle güle…Eee Evlat!
Beyazlıktan bi yer görünmüyo emme…Nasıl buldun köyümüzü?
ŞEFİK : Dediğin gibi hiçbir yer görülmüyor. Fakat bu kadar soğuğa karşın, siz sıcak insanlarla kaynaşıp, dost olmanın hiç de zor olmayacağını düşünüyorum. Üstelik ben de bir köy çocuğu olduğuma göre, sanırım zorluk çekmem.
MUHTAR : Yaa… Dimek sen de bizim gibi köylüsün ha? Az evveli bize Afyonluyum
deyince, ben de sandıydım ki…Eee, ailen çiftçidir o vakit, değel mi?
ŞEFİK : Evet, çiftçi. Fakat öyle çok fazla bir toprağımız yok. Zaten kıraç arazi.
Yıllık geçimimizi ancak karşılıyor. Buğday, nohut işte…
MUHTAR : Maşallah okumuşsun baksana?
ŞEFİK : Babam bizi okutmaya çok meraklıydı. Fakat yalnızca ben okuyabildim.
Bir gün bana “Oğlum Şefik! Şu garibanlığın gözü kör olsun. Halbuki ağabeylerini de okutabilmiş olsam güzel olmaz mıydı? Fakat seni ne pahasına olursa olsun, gerekirse sırtımdakileri satıp okutacağım” demişti. Bu beni çocuk yaşta o kadar etkilemişti ki; anlatamam size. Bir de şansıma, yatılı öğretmen okulunu kazanınca, babama olan yüküm oldukça azalmıştı. Ben de bu okuma fırsatını en iyi şekilde değerlendirdim ve gördüğünüz gibi öğretmen oldum. İyi olmamış mı?
MUHTAR : Ne mutlu…Ne mutlu…
İMAM : Şefik Hocam! Sizin de tahmin ettiğiniz gibi köyümüzün insanları öylesine
misafirperver, öylesine sıcaktırlar ki, anlatamam.
MUHTAR : Hani ben de köyüm deye söylemiyom, insanlarımız bi denedir şu civarda. Emme…
ŞEFİK : Eee, “Emme” dedin, öylece kaldın? Bir şey mi var?
MUHTAR : Yolumuzun durumu ortada. Etrafta gürül gürül akan sulara karşıdan bakıp
bakıp, ahlar, vahlar çekiyoruz. Bi türlü köyümüzün su meselesini çözemedik. Okulun da tamirata ihtiyacı var. Köylümüzün eğitim durumu da ortada… Gözlerini azıcık açılması lâzım. Kısaca size, bize ve de hepiciğimize çok iş düşecek bundan gayrı…
ŞEFİK : Muhtarım! Belki de baştan sona haklısın. Bugüne kadar ama öyle, ama böyle köyünüze neler yapıldı ya da yapılamadı bilemiyorum. Bundan sonra birlik
ve beraberlik içinde sadece kendimizi değil, köyü ve köylümüzü düşünerek
herkes üzerine düşen görevi yaparsa, önümüzde hiçbir engel kalmayacaktır. Şu moralini bozan Hasan Ağa meselesini de zaman içinde inşallah çözüme kavuşturacağız.. İçin rahat olsun. Ben şahsen çalışmayı seven, sorumluluk almaktan kaçmayan ve aldığı bu sorumluluğu da ille de yerine getiren bir mizaca sahibim. Üstelik bizler öğretmen okulunda bu düşünce çizgisinde eğitildik. Her şey vatan için, millet için. Tek değil, toplu olacağız. Atatürk, ne zorluklardan geçerek bu ülkeyi bizlere emanet ettiyse, bizler de bu özverimizi esirgemeyeceğiz. O, gelecek kuşakları yetiştirmemiz şöyle diyordu: “Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Benim ilham kaynağım; işte, Atamızın bu sözleri.
MUHTAR: Oğul! Vallah ne güzel söyleyiverdin. Ağzına sağlık doğrusu. Seninle tanışalı, şunun şurasında az bi zaman oldu emme, örtmen dediğin senin gibi
olmalı. Hem okula, hem de köyüne önderlik etmeyi düşünmeli. Şindi içim daha rahat ve de daha huzurluyum. Üstüne basa basa söylüyom: “Ben de bu köyün muhtarı olarak, var gücümle arkandayım. Gerisini heç düşünme sen.
ŞEFİK : Teşekkür ederim muhtar! Az önce belirttiğim gibi, bir işin başarılması,
kesinlikle tek başına mümkün değildir. Bakalım önümüzdeki günler neler
gösterecek? Bekleyip göreceğiz.
İMAM : Hayırlısı diyelim. Bu arada ben de üzerime düşen vazifeyi elimdem
geldiğince yerine getirme konusunda sizlere nasıl yardımcı olabileceksem, hiç
çekinmeden söyleyebilirsiniz. Köyümüz için anca beraber, kanca beraberiz…
MUHTAR: Hepinizden de Allah bin kere razı olsun. Bugün sizlerin verdiği bu moral
sayesinde, sanki yeniden doğmuş gibi oldum. Neyse… Bunları daha sonra
yeniden oturur, konuşuruz. Şindi doğruca benim eve gidiyoruz. Akşam yemeğini yiyelim, ardından birer yorgunluk kahvesini de içelim. Hem bu arada, Şefik Bey oğlum da yol yorgunudur. Erkenden yatıp, bir güzel dinlensin. De hadi bakalım öyleyse…
(Konuya uygun fon müziği verilecek. Örneğin: ünlü Emirdağ türküsü olabilir))


























Sahne III

(Köyün kahvehanesi. Muhtar, öğretmen Şefik, Deli Haydar, Hasan Ağa)

MUHTAR : Eee…Şefik örtmenimiz! Geleli üç dört gün oldu. Beraberce köyümüzü
gezip dolaştık da…Nasıl buldun?
ŞEFİK : Bölgenin bu şartlarında daha iyisini beklemek sanırım biraz hâyâlcilik
olurdu. Sizin de önceden ifade ettiğiniz gibi, insanları sıcacık.
MUHTAR : Bak buna sevindim işte. Demek soğuğa çabuk alışacaksın.
ŞEFİK : Haa. Haa. Benim Egeli olduğuma bakma muhtar. Bizim oraların soğuğu, kesinlikle sizin buraları aratmaz.
MUHTAR : Yaa. Demek öyle? Ben de sanmıştım ki, sizin oralar sıcak olur.
ŞEFİK : Muhtar! Bütün bu soğuk muhabbeti bir yana, insanlarınız gerçekten de
bölgenin soğuğuna meyden okuyacak sıcaklıkta. Belki yanılabilirim ama benim kirkaç günde edindiğim izlenim bu.
MUHTAR : Doğru söylersin evlât. Eyidir insanlarımız.
ŞEFİK : Hele daha ilk tanışmamızdan itibaren, beni evlerinde misafir etmek için birbirleriyle yarışanlar…Bir ihtiyacım var mı diye kuyruğa girip, adeta kapımda bekleyenler…Okulun iki gündür süren ve bizi bir hayli uğraştıran tamiratında her bir köylünün elinden geldiğince dur durak bilmeden ve hiç yorulmadan arı gibi çalışmaları…Akşamları otururken sıkılmayayım diye sürekli benimle konuşmak istemeleri…Daha ne bekleyeyim muhtar? Bundan ötesi can sağlığı.
(Gürültü ve ayak sesleri duyulur)
MUHTAR : Gelenler var olmalı.
D.HAYDAR : (Türkü şeklinde seslenir) Ağam…Ağam…Ağam…
MUHTAR : Hayrola Haydarım? Sabah sabah neşen pek de gözel maşallah…
D. HAYDAR : Heeççç. Törkümden çıkarmadın mı mıktar? Ağam geliyo, ağam…
HASAN AĞA : (Oldukça öfkeli ve sert bir ses tonuyla) Selâmün Aleyküm!
MUHTAR : Aleyküm selam Hasan Ağa. Merhaba.
HASAN AĞA : Merhaba.
ŞEFİK : Merhaba Hasan Ağa.
HASAN AĞA : ………………….
MUHTAR : Hasan Ağa, yeni örtmenimiz Şefik.
HASAN AĞA : (Öfkeyle) Eyi ya. Gayrı, yeni örtmenin hayırlı olsun, “mık-tar!”
MUHTAR : Neye bir başıma benim örtmenim olsun ki? O, köyümüzün ve de
hepimizin öğretmenidir bundan gayrı.
HASAN AĞA: Hıh. Zaten bikaç gündür benle ilgili kim bilir neler anlattın sen ona?
Kim bili, nasıl doldurmuşsundur gafasını?
ŞEFİK : O nasıl söz Hasan Ağa? Doldurmak da neyin nesi?
MUHTAR : Sakin ol evlât. Sen bi sus hele.
ŞEFİK : Muhtarım lütfen bir dakika. Ortada benden, daha doğrusu benimle direk
alâkalı olan, okulla ilgili bir mesele varsa, bu konuda ortak çıkarlarımız söz konusu demektir. Bu yüzden konuşur, tartışır ve elbette bir çözüm yolu buluruz. Hasan Ağa öncelikle köyünüze yeni gelen bir misafire “Hoş geldin” demeye bile tenezzül etmemenize, misafirperverliğini hep ön planda tutmuş bir bölgenin insanı olarak, size hiç yakıştıramadığımı belirteyim. Şimdi konuya gelince: Doğrudur, köyünüzde seninle ilgili, daha doğrusu senin okula, öğretmene ve eğitime bakış açınla ilgili konuşulanlar, eğer beni dolduruşa getirmekse; var sen, öyle düşün. Fakat bir iki kişi senin istediğin şekilde davranmadı diye; bu seni, tüm köy çocuklarının geleceği ile ilgili karar verme yetkisine sahip kılmaz. Pireye kızıp da deveyi yakamazsın. Bizler insan olduğumuza göre, her şeyi konuşarak halletmek dururken, zor kullanmak senin gibi birine, hele hele köyün ağasına hiç yakışır mı? Bir büyük olarak, köyün en önde gelen kişisi olarak, yaptıklarını doğru buluyorsan eğer, zaten benim konu hakkında daha fazla konuşmama lüzum yok demektir.
HASAN AĞA : ……… Yalnız benim zıpırların yaptığını sana, ona yapsalar…
ŞEFİK : Dedim ya, belki sen belki de onlar haklıydı. Yani, herkes zaten kendince haklıdır. Önemli olan bazı değerlerimizi korumak ve bunu korurken de kendi hatalarımızın olup olmadığının öz eleştirisini yapabilmektir. Doğrular kızmakla bulunmaz. Oturup konuşmakla, anlaşmakla bulunur. Öfkeyle bir yere varılmaz. Ne demiş atalarımız: “Öfkeyle kalkan, zararla oturur.”
MUHTAR : Şefik örtmenimizin söylediklerinde bi yanlış var mı Hasan Ağa? Var
ise şayet, “Dur bakalım öğretmen bey! Şurada haksızsın” de. Baksana ne gözel konuştu. Sankim ortalıkta heç bi mesele kalmadı.
HASAN AĞA: Yaa…Sen öyle san. Dal gibi iki dene yetiştirip böyüttüğün senin canların, seni adam niyetine koymasınlar, ağalığımı ilk onlar eleştirmeye kalksınlar, üstüne üstlük bir de yüz çevirip arkalarına bakmadan çekip gitsinler…Sizce mesele yok tabii. Sankim senin çocukların mı giden?
ŞEFİK : Çocuklarınla ilgili birtakım duyumlar aldım. Ne derece doğru, ne derece yanlış bilemiyorum. Şu olayın özünü bir de bana anlatır mısın?
HASAN AĞA: Mıktar sana fazlasıyla anlatmıştır. Daha ne deye deşip duruyon be adam sen de?
MUHTAR : Boş ver Şefik oğlum! Dedim ya çocukların büyüklerine karşı çıkmaları
tabii ki yanlıştı. Fakat haklı olanlar da çocuklarıydı. Hasan Ağa laftan anlamaz, boşuna uğraşma. O, kabahatin aslında kimde olduğunu pekalâ çok eyi bilir. Emme, işin ucunun kendine dokunacağını bildiğinden olayı enine boyuna tartarak değil de kendi tarafına yontarak anlatıp, kendince haklı olduğunu sanır.
ŞEFİK : Duyduğuma göre senin bu çocuklar İstanbul’da okuyup geri dönünce asıl kıyamet o zaman kopmuş.
HASAN AĞA: Şindi örtmen! Ben bu köyde kendimi bildi bileli ağaydım. Ağalık bana
irehmetlik babamdan kaldı. Bizim buralarda “Ağa” dimek, her şey dimektir. Yukarıda Allah, yerde biz ağaların sözü geçer. Heç bi kimse, sana ne karşı gelebilir, ne de karşı gelme cesaretini kendinde bulabilir. Herkes ağasına karşı hürmette kusur etmez. Benim zoruma giden de asıl bu ya. Kendi kanından olanlar İstanbullarda az buçuk mürekkep yalayıp geldi diye sana karşı çıkmaları mı gerekir? Neymiş efendim “Bizim zıpırlara göre ağalık; yok halkı sömürmek demekmiş, insanlar; yok efendim benim kölem değillermiş. Yok ben haklarını vermez mişim. Hepsini de kendime borçlu bırakmışım. Kız çocuklara miras neden verilmezmiş? Yok efendim dört avratla nasıl evlenir mişim? Yok bu ülkede kadın hakkı denilen bişey varmış. Ulan ağalar!
Siz hak verin bana, söyleyin; kadının hakkı olduğu nerede duyulmuş, nerede görülmüş, öyle değel mi?
D. HAYDAR : Valla ağam doğru söylüyo. Hakkı’dan kadın adı mı olurmuş heç.
Hem “Hakkı”, vallah erkek adıdır.
ŞEFİK : Haa…Haa… Aferin Haydar. Yalnız şimdi sus da bizi dinle…
HASAN AĞA : Bu deyyus da her vakit ille lafın içine edecek yani. Ne diyordum…?
Vesselam daha bir sürü zırıltı işte. Bizim buralarda töreler bunu kaldırmaz hoca. Yemin ederim bak, dışarıdan birileri olsalardı elimden bi kaza çıkacaktı…
ŞEFİK : Yok canım, daha neler. Hiç öyle şey olur mu? Yalnız, kusura bakma
Hasan Ağa. Anlattıklarının hepsinde her ne kadar kendini haklı çıkarmaya çalışmış olsan da haksızsın. Doğrusunu söylemek gerekirse, sen olaya çocuklarının baktığı geniş pencereden değil de, dar bir pencereden bakıyorsun. Yeryüzünde insanlar hiç kimsenin uşağı ya da kölesi değildirler. Herkesin kendine göre geçim kaynağı olabilir. Kimi az, kimi çok da kazanabilir. Kimi çok zengin, kimileri de fakir de olabilir.
Fakat etrafımızdaki insanlara “insan” olarak bakıp, öyle değer vermek gerekir. Bu şekilde davranman, sana ağalığından hiçbir şey kaybettirmez. Zararı yok, sen yine ağa olarak kal. Fakat çevrendeki insanlardan sahte değil, gerçek sevgi, saygı ve itibar gör. Doğrusu da, güzeli olanı da ve sana yakışanı da budur Hasan Ağa.
HASAN AĞA: Hadi canım sen de…Sanki hepiniz ağız birliği etmişsiniz de üstüme
üstüme geliyorsunuz. Bu mürekkep yalayanlar, nasıl oluyor da hep aynı düşünüyorlar? işte bak, ben buna bi türlü aklım fikrim ermiyor doğrusu. Hem bu saatten sonra, eski köye yeni adet getirmeyin yahu.
ŞEFİK : Senin düşündüğün gibi değil Hasan Ağa. Olayların bu şekilde gelişmesi, kesinlikle çocuklarının sana karşı saygısızlık yapmışlar anlamına gelmez ki. Onlar sadece aldıkları eğitimle kendi kabuklarını yırtıp, tanımış oldukları düzende ağalığın iyi bir şey olmadığını vurgulamak istemişler. Doğruyu, güzeli, iyiyi her zaman büyükler değil, bazen küçükler de bulabilir. İş eğitimde ağa, eğitimde…
MUHTAR : Örtmen bey oğlum! Anlattıkların pek gözel şeyler emme, dedim
ya bizim Hasan Ağa heç kendini haksız bulmaz.
HASAN AĞA: Yani siz şindi, daha hâlâ beni haksız mı çıkartıyorsunuz?
MUHTAR : Şefik Bey oğlum! Boş ver. Dedim ya anlamaz. Anlasa bile işine gelmez.
HASAN AĞA: Örtmen bey, sen de bizim zıpırlardan yana oldun ya pes doğrusu. (Giderek sertleşir) Görüyon değel mi mıktar, ben neden bu ve bunu gibi örtmenlerle
uğraşıyom bildin mi? Yarın, aha şu köyün mektebinde yetişenler de hep aynı olacaklar. Olan ise orta yerde, bizim ağalığımıza olacak. Benim tek korkum bu. Ben şindi gidiyorum. Emme, bundan gayrı beni rahat bırakın. Hem bu konuyu bi daha ne açın, ne de arkamdan bi şey söyleyin. Ne haliniz varsa görün. Heç bi şeye, heç bi kimseye karışmıyom bundan gayrı. Yalınız, en sonunda benim haklı olduğumu dünya alem görecek. Hem bu düzen etraftaki her bi köyde aynı da sadece bizim köyde mi
değişecek? Geçin bunları ağalar, geçiiinnn…Unutun bunları, heç öyle şey olmaaazzz…Ağayım ben ağa. Geçin bunları, geçin. Güneş balçıkla sıvanır mıymış heç? Ağayım ben. (Ayağa kalkar)
MUHTAR : Hasan Ağa dur. Daha konuşacaklarımız bitmedi.
HASAN AĞA: Yoo mıktar! Sizinle konuşacak bi şeyim kalmadı.
MUHTAR : Ağa! Mektebimiz yarın açılıyor. Çocuklarını gönderecen değel mi?
HASAN AĞA:…………Hıh. (Anlamsız şekilde başını sallayarak çıkar)
ŞEFİK : Muhtarım, Hasan Ağa’da okula gelecek çocuk var mıydı daha?
MUHTAR : Heç olmaz mı oğul. Avrat dört dene olur da heç olmaz mı? Mübareklerin
sayısını kendi de bilmiyor. Abayla ürküt, çubukla say gayrı.
ŞEFİK : Peki, kaç tanesi okula gelecek?
MUHTAR : Tahminim, üç ya da dört dene olacak.
ŞEFİK : Öfkeli kalktı baksana. Acaba çocuklarını okula göndermemekte diretir mi?
MUHTAR : Sen içini ferah tut! Bi çaresine bakarız oğul, bi çaresine bakarız…
Şefik bey oğlum! Dinle bak, dinle. Benim duyduğumu sen de duyuyorsun değel mi?
(Fondan, çocuk korosunun sesinden “Orda Bir Köy Var Uzakta” parçası hafiften verilmeye başlanıp, konuşmaların bitimine doğru sesi giderek yükseltilecek.)
ŞEFİK : Duymaz mıyım muhtar, duymaz mıyım? Baksana yavrucuklarımıza, okulun çevresinde yumak yumak olmuşlar. Yaklaş hele pencereye yaklaş…Görüyor musun?
MUHTAR : He ya. Görüyom oğul.
ŞEFİK Coşkuyla) Okul aşkıyla yanıp tutuşan şu minicik yürekleri hangi güç
engelleyebilir? Kim susturabilir bu şarkıyı muhtar, kim söylesene. Canlarım benim! Yavrularım! Haydi biz de gidelim yanlarına muhtar. “Okulun yarın açılacağı” müjdesini birlikte verelim onlara. Gel haydi…
MUHTAR : De hadi öyleyse…
(Fondan yalnızca, “Orda Bir Köy Var Uzakta” parçası verilir.)











































SAHNE IV

(Deli Haydar, köy meydanında bacakları arasına alıp üzerine biner gibi yaptığı, eşek niyetine kullandığı değnekle sağa sola gezinmekte ve aşağıdaki şarkıyı söylemektedir. Bir süre sonra Fatma Ana’yı görür.)

DELİ HAYDAR : Daha dün anamızın - Kollarında yaşarkan – Çiçekli bahçamızın - Yollarında koşarkan – Şindi okullu olduk – Sınıfları doldurduk – Sevinçliyiz hepicimiz –
Yaşasın okulumuz… İhi, ihi…
(Aynı ezgiyle) Lay lay lay lay lay lay lay --- Lay lay lay lay lay lay lay. (İpini çekerek eşeğini durdurur) Çüüüüşşşşş! Çüş deyom lan eşşek sıpası. Hah şöyle, laf dinle lan kerata.
FATMA ANA : Ne yapıyon Haydarım?
DELİ HAYDAR : Heeççç be Fatma Ana, ni’dem. Gördüğün gibi işte, benim gır kafalı eşşek sıpasıynan eççuk yörüyüşe çıktıydım.
FATMA ANA : Eyi, eyi. Yemini, suyunu veriyon mu sen bunun Haydarım?
DELİ HAYDAR : He ya. Hemi de namıssızda bi boğaz var ki, benden çok yiyo valla.
FATMA ANA : Ya şindi nereye gidiyon?
DELİ HAYDAR : Sen bana bakma Fatma Ana. Heç belli olmaz. Orda, burda, şurda hep gezer dururum ben.
FATMA ANA : Biliyom, biliyom. Durduğun yerde heç duramazsın. Sankim gıçında gurt bilem mi var bilemeyom be Haydar.
DELİ HAYDAR : Valla doğru bildin Fatma Ana. Aha bak, sesini duydular olmalı, gene içimde kıpraşmaya başladılar . De hadi ben gidiyom.
FATMA ANA : Dur hele Haydarım, nereye gidiyon?
DELİ HAYDAR : Mektebe gidiyom. Şefik örtmenimin yanına.
FATMA ANA : Ya, demek Şefik örtmenin yanına ha?
DELİ HAYDAR : Ben mektebi çok seviyom biliyon mu Fatma Ana? Sonracıma en çok da örtmeni…Her gün, her gün ille de yanına uğramadan edemiyom be Fatma Ana.
O var ya o, mektepte çocuklara her bişeyleri öğretiyormuş (Yanlarına doğru gelmekte olan muhtarla, imamı görür) Bana inanmıyorsan, aha bak şunlara sor. (Eşeğiyle birden hareketlenir) Deehhh, kır eşşek sıpam deeehhhhh!
MUHTAR : Nereye Haydar?
DELİ HAYDAR : Mektebe mıktar, mektebe…(Sahneden çıkar)
MUHTAR : Hee..hee..heeee…Gördünüz değel mi şu “Deli” dediğimiz Haydar bile ne kadar da çok sever oldu mektebi?
İMAM : Muhtarım! Zaten Haydar’ın daha önceki öğretmenlerle de arası hep iyiydi. Gerçi Şefik Bey’e çok daha yakın olduğu kesin.
MUHTAR : Haklısın Hoca. Sağolsun köyde vazife yapan tüm örtmenlerimiz Haydar’a eyi davranmışlardır. Karnı aç mıdır, tok mudur sorar dururlar. Karnını doyururlar. Aslına bakarsan, heç bi kimseye de zararı yok be keratanın değel mi?
Şefik örtmen ona daha öncekilerden daha da yakın davranıyor olmalı ki; onu bi başka seviyor.
FATMA ANA : Sevsin elbet mıktar, sevsin. Zavallının yaşlı anacağından başka kimi kimsesi de yok. Yalnızlıktan evde de canı sıkılıyordur ne yapsın. Örtmenin, kendine yakın davrandığını bildiğinden yaklaşıyordur.
İMAM : En doğrusu da bu değil mi Fatma Ana? Asıl böylelerine göz kulak olmak gerekiyor. Asıl bunlara sahip çıkmak, onlara kol kanat germek ve onları koruyup gözetmek, aslında defalarca hacca gitmekten daha çok sevap kazandırır. Dinimizce de yapılması gereken bu değil midir zaten? Fakat nerdeeee…Anlayana…
FATMA ANA : Gayrı orasını bize sorma. Sen daha eyi biliyon…Mıktar be! Benim şu son gelen örtmeni fazlaca tanımışlığım yoktur. Köylü pek methedip duruyo. “Hem dürüst, hem çalışkan, hem de pek cana yakın ” deyip duruyorlar.
MUHTAR : Ne diyon Fatma Ana? Söylenenler havada kalır. Onu bi tanısan…
FATMA ANA : Mıktar be, senin ağa heç görünmüyo. Yoksam köyde mi değel?
MUHTAR : Yok, yok evde. Eskisi gibi sık sık dışarı çıkmıyo gayrı.
FATMA ANA : Neye, hasta mı ki?
İMAM : Hasan Ağa artık senin bildiğin gibi değil Fatma Ana. Bir değişti bir değişti ki hiç sorma.
FATMA ANA : Ya nedir ağayı böyle durduğu yerde değiştiren?
MUHTAR : Rasim Hoca! Fatma Ana duymamış herhal? Hele anlat da dinlesin.
İMAM : Bir süre önce, Hasan Ağa’nın en küçük oğlu Recep çok hastalanmış. Hasan Ağa, nedendir bilinmez onca çocuğu içinde Recep’i bir başka sever. Neyse çocukcağız ateşler içinde yanarken, havale geçirmeye bile başlamışken “Bu çocuğu bir an önce doktora yetiştirmek gerekecek” diye düşünmüşler. Hemen Bekçi Ali’ye haber salmışlar. Aksilik ya o da şehirde kalmış o sırada. Dışarıda Hasan Ağa’nın oğlanlarından birinin telaş içinde dışarıda koştuğunu gören Şefik Öğretmenimiz durumu öğrenir ve çok acele Hasan Ağa’nın evine gelir. Bakar ki çocuk gidiyor. Sırtına vurduğu gibi kasabanın yolunu tutar. Sağlık ocağının doktoru kendisinin yakın arkadaşı olur. Doktor Bey, Recep’i güzelce muayene edip, gerekli ilaçlarını da verir. O akşam orada misafir kalırlar. Recep kendine gelir. Çocuğu kurtarırlar senin anlayacağın. Ertesi günü de Şefik Öğretmen, Hasan Ağa’ya küçük Recep’ini sağ salim teslim eder. Üstelik bir hafta boyunca çocuğun iğnelerini de kendisi yapıverir.
Ağanın, Şefik Öğretmen de dahil önceki öğretmenlere karşı nasıl bir tutum içinde olduğunu biliyorsundur. Ağa bir mahcup olur, bir mahcup olur ki…İşte o günden sonra, bu olay sayesinde “Ağanın öğretmene bakış açısı değişti” diyorlar.
MUHTAR : Ağzına sağlık Rasim Hocam… Pireye kızıp yorgan yakmaya kalkan o zalim adam, şimdi süt dökmüş kedi gibi oldu senin anlayacağın Fatma Ana.
FATMA ANA : Desenize ağadaki sessizliğinin nedeni buymuş. Yaaa Hasan Ağa, aldın demek insanlık dersini? Yok yok, her zaman söyler dururum mürekkep yalamış adamın halı bi başka oluyor. Helal olsun derim, başka da ne deyem? Hem ben bu örtmenimizle fırsat olup da daha tanışmadım…
MUHTAR : Hah işte sana fırsat. Geldiğinden beri köy için bi takım projelerim var deyip duruyordu. Sabahtan habar yollamış “Bu akşam okulda toplanalım” deye. De hadi sen de katıl.
FATMA ANA : Mıktar, gelmeyi çok isterim emme, tek başına bi kadın olarak benim gelmem yakışık alımı ki?
MUHTAR : Şunun söylediğine bak hele. Sen köyümüzün bi denecik Fatma Ana’sı değel misin? Ayıp mı olurmuş heç? Hem kadınları temsilen gelmiş olursun. Umarım Şefik Örtmenimiz de buna çok sevinecektir.
FATMA ANA : Sevinir mi dersiniz? Vallah şimdiden heyecan sardı beni. Mıktar, çok meraklandım. Örtmen neler diyecek acaba?
MUHTAR : “Şu” desem yalan olur. Bakalım akşama hep barabar görecek. Zaten bişey de kalmadı. De hadi yemeğimizi yiyelim de erken gelelim.

(Uygun bir fon müziği verilir.)




SAHNE V

(Öğretmen Şefik masasında oturmaktadır. Bir süre sonra muhtar, imam, Hasan Ağa, Fatma Ana, Deli Haydar, Kahveci Halil içeri girerler. Öğretmene selam vererek sıralara otururlar. Öğretmen zamana zaman elindeki kağıda bakarak konuşur)

ŞEFİK : Değerli arkadaşlar, öncelikle bu davetime uyup, toplantıya katılımınızdan dolayı hepinize ayrı ayrı teşekkürlerimi sunuyorum. Başlamadan önce şu noktayı önemle belirteyim ki; bu akşam burada alacak olduğumuz kararlar köyümüzün geleceği bakımından bir milat olabilir. Ben elbette bunu söylerken, düşüncelerime hepinizin katılacağını sanıyorum. Çünkü hepsi de sonuçta, az önce dediğim gibi Yaylapınar’ın geleceğini önemli ölçüde etkileyecek. Neyse fazla uzatmadan hemen konuya, daha doğrusu konulara geçmek istiyorum.
Değerli arkadaşlar! Görünen köy kılavuz istemez demişler. Sanırım bu söz bizim köyümüz için de geçerli. Bildiğiniz, hatta gördüğünüz gibi Yaylapınar’ın durumu ortada. Her yönden geri kalmış olduğunu dünya alem biliyor. Geri kalmışız diye, halimize oturup ağlayacak durumumuz da yok. Hele hele birçok insanın yaptığı gibi bu konuda devleti suçlamanın da hiçbir anlamı yok. Miskin miskin oturup her şeyi devletten beklemek olmaz. Kendimiz bir şeyler üreteceğiz. Köyümüzü geliştirmek için elimizdeki olanaklarımızı son noktasına kadar seferber edip, birlik beraberlik içinde
aynı özveriyle çalışacağız. Birliğimizden kuvvet doğacak.
(Herkes coşkuyla alkışlar)
Yaylapınar hepimizin köyü. Sizler burada yaşıyorsunuz, sizden sonra gelecek olan neslin birçoğu da yine burada yaşayacak. Kendinizden sonraki kuşaklara iyi şeyler bırakmak istersiniz değil mi?
MUHTAR : Kim istemez ki, örtmen bey oğlum? (Diğerlerine dönerek) Değel mi arkadaşlar? (Diğerleri muhtarı onaylar)
ŞEFİK : Köyümüzün birçok sorunları ve gereksinimleri var. Birçoğunu sizler biliyorsunuz aslında. Fakat bu arada değişik önerilerim de olacak. Aklıma gelenleri şuraya, kağıda sıraladım. Bunları sizlere sıralayıp, karşılıklı görüş birliğine vardıktan sonra çözüm yolu aramak daha kolay olacaktır diye düşünüyorum.
HASAN AĞA : Gayrı gerisini sen bilecen örtmen bey. Bizler üstümüze düşeni yaparız.
ŞEFİK : Teşekkür ederim Hasan Ağa. Zaten sizlerden destek görmeyeceğimi bilsem asla böyle bir şeye tenezzül etmezdim. Birçoğu gibi ben de köşeme çekilir, suya sabuna dokunmadan, ayla aylak zaman geçirmeye çalışırdım. Ama bizler başkaları gibi olamayız. Cumhuriyeti bizlere binbir fedakarlıklarla sunanlara karşı hiç bitmeyecek borcumuz var. Bunu da elimizden geldiğinin daha fazlasını vererek ortaya koymaya çalışacağız. Ve şunu hemen belirteyim ki, fikir birliğine vardıktan sonra –ki varacağımızdan hiç şüphem yok- çalışmalarımıza yarından itibaren başlayacağız.
(Hepsi coşkuyla yeniden alkışlar)
MUHTAR : Arkadaşlar, mademki örtmenimizin söyleyecek olduğu her bi şey köyümüzün faydasına olacak, kendisine var gücümüzle destek olacak mıyız?
(Hepsi coşkuyla muhtarı da destekler)
HASAN AĞA : Madem bu iş ciddi. Öyleyse ben de yettiğim yere kadar her çeşit desteğe hazırım. Paraysa para…
ŞEFİK : Sağolun. Daha şimdiden hepinize teşekkür ediyorum. Öyleyse konuya geçelim, ne dersiniz?
MUHTAR : He ya, geç oğul geç.
ŞEFİK : Arkadaşlar, biliyorsunuz köyümüzün yolu yok. En az iki kilometrelik mesafeye hiç araç giremiyor. Acil bir işimiz olsa ya yaya ya da katır veya at sırtında gitmek zorunda kalıyoruz. Öncelikle bu işi bitirmeliyiz. Yolumuz açılsa belki de köyümüzden araba alanlar bile çıkacak.
HASAN AĞA: Valla ne yalan söyleyeyim. Hani demem o ki; yolumuz açılsa ben bi dene tomofil alırım. Yolumuz olmayınca bugüne kadar düşünmediydim.
DELİ HAYDAR : Ağam yolumuz açılsın, sen de bi dene tomofil al.
HASAN AĞA : Tamam da Haydar. Sen nidecen tomofili?
DELİ HAYDAR :Heç ağam, belkim tomofiline beni muavin bilem yaparsın dediydim de.
HASAN AĞA : Söz ulan Haydar, yolumuz açılsın söz…
DELİ HAYDAR : (Coşkuyla elini havaya fırlatarak) Yaşşasınnnnn!
ŞEFİK : Gördünüz mü bakın? Hemen tatlı hayalleri bile kurulmaya başlandı. Gerçekleşince neler olur kim bilir?
Arkadaşlar, ikinci önemli konu da köyümüzün içme suyu sıkıntısı. Yanıbaşınızdan akıp giden nehrin, bugüne kadar köyünüze yapacağı katkı göz ardı edilmiş. Yıllarca siz nehre, nehir de sizlere bakıp durmuşsunuz. Doğru mu?
MUHTAR :He ya doğru söylersin evlat. Biçare kalmışız. Elimizden bişey gelmemiş. Bu konuda ne söylersen haklısın. Gayrı sen bize yol gösterecen işte.
ŞEFİK : Bu işler seninle, benimle, onunla olacak işler. Birlik ve beraberlik içinde herkes üzerine düşeni gücünün yettiği yere kadar yapacak arkadaşlar.
Ne diyordum? Bahar döneminde azalmaya başlayan suyumuz, sanırım yaz gelince daha da azalıyor ve hatta tamamıyla tükeniyordur bile. Muhtarımızın haberi var. Ben bu yaz tatilinde memleketime gitmeyip, özellikle bu konuyu çözüme kavuşturmak için uğraş vereceğim. İşin prosedürü bir yana, gerekirse sizlerle birlikte çapa kürek sallayarak, bu sorunu mutlaka ama mutlaka halledeceğiz. Köyümüz yanı başımızda akan suyla gülecek.
DELİ HAYDAR : (Hem oynar, hem de türküyü söyler) Su gelir güldür güldür, gel de örtmenim beni güldür. Su gelir güldür güldür…
ŞEFİK : Haydar’ın dediği gibi, su işini halledersek, Yaylapınar’ın suyu bundan sonra köy içinde de güldür güldür akacak.
FATMA ANA : Allah senden razı olsun oğul.
ŞEFİK : Teşekkür ederim ana. Arkadaşlar, hepimiz biliyoruz ki; köyünüzün geçim kaynakları sınırlı. Kiminizde azar azar kıraç arazi, kiminizde de üç beş koyun.
MUHTAR : Evlat, öyle söylersin de, elimizden ne gelir ki? Bu kıraç arazide ne yetişir?
ŞEFİK : Muhtarım, hemen öyle pes etme yok. Duyunca şaşıracaksın.
İnsan isterse her şey olur. Kıraç dediğiniz araziler için yeni düşüncelerim var.
MUHTAR : Yeni düşüncelerin mi var? Nasıl yani? Bizi merakta koma gayrı.
ŞEFİK : Kıraç diye beğenmediğiniz o arazilere bağ dikeceğiz arkadaşlar. Yani üzüm yetiştireceğiz.
FATMA ANA : Örtmen bey oğlum, acep bizim buralarda bağ olur mu dersin?
ŞEFİK : Dinle beni Fatma Ana. Çevremizdeki bazı köylerde üzüm bağları yok mu?
FATMA ANA : He ya, var.
ŞEFİK : Oralarda yetişen, köyümüzde neden olmasın? Hem ben bu konuda gerekli bilgileri kazamızdaki yetkililerden edindim. Şuna kesinlikle inanıyorum ki, zamanında buralara bağ dikmiş olsaydınız, şimdi her yer üzüm olur ve sizler de kendinize iyi bir geçim kaynağı bulmuş olurdunuz. Yaşı da kurusu da ve en önemlisi de pekmezi iyi para yapar üzümün. Fakat sizlere bu konuda hiç öncülük yapan olmamış. Onun için böyle ümitsizsiniz. Eğer zamanında üzüm dikmiş olsanız şimdi salkım salkım üzümünü yerdiniz.
DELİ HAYDAR : Örtmenim, ben hep ne yapıyom biliyon mu?
ŞEFİK : Ne yapıyorsun Haydar?
DELİ HAYDAR : Yakın köylerdeki el alem amcalarımın bağlarına girip bol bol üzüm yiyorum. Hemi yiyorum hemi de heç kimseye bağını felan sormuyom vallah. Hele bi Yaylacık’tan Dursun Dayı deye biri var, görmez yanı bi serbes, bi serbes ki …
ŞEFİK : Yooo Haydar, bundan sonra hiç kimsenin haberi olmadan kesinlikle böyle bir şey yapma. Çok ayıp bir şey yaptığın biliyor musun? Sonra seninle bozuşuruz bak. Yapmayacağına söz veriyor musun?
DELİ HAYDAR: Tamam örtmenim. Bi daha olmayacak, söz.
ŞEFİK : Arkadaşlar, bu bağ işin ciddiye alırsak inanıyorum ki, kısa zamanda Yaylapınarımızın her yeri üzüm bağlarıyla dolacak.
MUHTAR : İnşallah evlat, inşallah. Sen bu işi bana bırak evlat. Madem ki buralarda üzüm yetişecek, evelallah tez zamanda bağlarla dolduruk her bi yanı.
ŞEFİK : Diğer bir konu ise daha çok bayanları ilgilendiriyor: Köyümüze halı, kilim tezgahları kurmak. Böylece bayanlarımız da zamanlarını olumlu değerlendirmiş olacaklar hem de en önemlisi aile geçimlerine hiç de azımsanmayacak katkı sağlamış olacaklar. Bu konuda, kazamızın halk eğitim merkezi bize katkı yapacağı sözünü verdi.
FATMA ANA : Vallah diline sağlık. Bu zamana kadar bu söylediklerini ne düşünen oldu ne de bizlere deyiveren oldu. Böyle bişey olsa ben bile aha şu yaşımda koşarak gelirim, koşarak..
İMAM : Şefik Bey! Öyleyse bize bu konuda Fatma Ana önderlik edemez mi?
ŞEFİK : Elbette. Fatma Anamıza bu konuda büyük iş düşecek ha ona göre…
FATMA ANA : Sen ne diyon örtmen bey oğlum. Böyle fırsat her zaman ele geçer mi?
Köyün arvatlarını gerekirse sopayla süre süre gene getiririm. Sen gerisini bana bırak.
ŞEFİK : Öyleyse bu konuda da hemfikiriz… Arkadaşlar, bakın bu konuyu açarken aslında biraz sıkılıyorum.
HASAN AĞA : Sıkılacak ne var örtmen bey? Bizler yabancı mıyız?
ŞEFİK : Nasıl söylesem. Tuvalet…Canım anlayın işte. Köyde yeterli tuvalet var mı? Olanların durumundan memnun musunuz?
MUHTAR : Köyümüzde üç dört hela var ya evlat.
ŞEFİK : Var olmasına var da, peki yeterli mi? Hani her evin tuvaleti nerede? Hani tuvaletlerdeki düzen? Her şeyiniz iyi hoş. Fakat bu konuya bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Halbuki bir yerin düzeninde gösterge değil midir tuvalet? Temizliğin aynası değil midir? Evlerinizin bir çoğunda daha tuvalet yok. Her ne kadar size acı da gelse, güneş balçıkla sıvanmayacağına göre… Şimdi buradaki herkes lütfen bana söz versin. En kısa sürede tuvaleti olmayan evlere tuvalet yapılacak. Nasıl yapıldığını görmeyenler, bilmeyenler okuldakini incelesinler ve ona göre kendilerine uygun bir yer seçip tuvaletlerini tez zamanda yapsınlar.
HASAN AĞA : Valla arkadaşlar örtmen bey bu konuda son derece haklı. Benim evde hela var. Ancak dediği gibi doğrusunu söylemek gerekirse bi çoğunuzun evinde de yoktur. Belki bizler bu küçücük yerde oturduğumuzdan bugüne kadar helaya o kadar da önem vermediydik. Aslında bu bizlerin ayıbı. Hakkat ayıptır ha. Yarından tez yok, helası olmayanlar elindeki malzemelerle yaptırsın gardaşım.
DELİ HAYDAR : Bana sorarsanız hela konusunda söylenenler doğru. Şunu da önemle belirteyin ki; helaların açılışını bana yaptırmazsanız vallah darılırım, gücenirim.
(Hepsi gülüşür)
ŞEFİK : Son olarak belirtecek olduğum konu, aslında sizlerden çok beni ilgilendiriyor. Okul, bir yerleşim yeri için son derece önemlidir. Şu okul, yapılmış ve öylece bırakılmış. Sanırım şimdiki durumundan benim gibi sizler de memnun değilsinizdir.
MUHTAR : Doğru söylersin evlat. Okul bin demeye şahit ister. Bugüne kadar işimizi gördü emme esaslı bir tamirat istiyor gayrı. İçi malûm, dışı daha da kötü.
ŞEFİK : Öncelikli olarak çevre duvarının örülmesi gerekiyor. En önemlisi de şu kuzey cephesindeki duvar… Dıştan görmüşsünüzdür. Dışı nasılsa, bakın içi de aynı. Boyasında çatlaklar oluştu. Nemden olsa gerek, sıvaları bile yavaş yavaş dökülüyor.
MUHTAR : Peki evlat, sen bi akıl ver de okulumuzu düzene sokalım. Ne diyecen?
HASAN AĞA : Köyümüzde inşaat işinden pek anlayan da yoktur emme. Ne yapacak? Benim evi bilem yaptırırken ustaları dışarıdan getirdiydim.
ŞEFİK : Merak etmeyin arkadaşlar. İnşaat işinden anlamadığımı kim söyledi?
FATMA ANA : Maşallah, maşallah.
DELİ HAYDAR : Nazar deymez inşallah.
MUHTAR : Haydar!
DELİ HAYDAR : Bişey mi diyecen mıktar emmi?
MUHTAR : Gevezelik sırası değil. Sus da bizi dinle.
FATMA ANA : Örtmen bey oğlum, seni köyümüze Allah gönderdi. Anlamadığın bi şey yok, elinden gelmeyen desen hiç yok.
ŞEFİK : Aslında en güzeli her şeyden az da olsa anlamak değil mi Fatma Ana?
Bizler atamızdan da öyle gördük, okuduğumuz Köy Enstitüleri’nde de öyle yetiştik.
FATMA ANA : Örtmen bey oğlum! Kusura kalma emme “Köy Esintisi” mi bi şey dedin? Nedir o?
ŞEFİK :Haaa. Haaa… “Köy Enstitüsü” Fatma Ana, “Köy Enstitüsü”…
Yani senin anlayacağın, bizleri eğitmen olarak, öğretmen olarak yetiştiren okullar.
MUHTAR : Şefik oğlum, sizlere her bişeyi bu okullarda mı gösterdiler?
ŞEFİK : Anlatması uzun hikaye muhtar. Her şeyi bu okullarda gösterdiler desem yalan olmaz hani. Köy Enstitüleri bambaşka bir eğitim yuvası. Vatanına ve ulusuna her şeyiyle faydalı olmak isteyen, zeki, kabiliyetli ve de gelecek vaâd eden köy çocuklarını, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yetiştiren, Cumhuriyeti kendi elleriyle yüceltmeye aday meslektaşlarımı yetiştiren işte hep Köy Enstitüleri’dir.
HASAN AĞA : Allah, Allah? Nasıl okulmuş yahu bu? Demek her şeyi öğretiyorlar ha?
ŞEFİK : Dedim ya uzun hikaye. Kısacası bu büyük Cumhuriyeti dişleriyle, tırnaklarıyla kuran büyüklerimiz, bu okullardan mezun olduktan sonra ben ve benim gibi öğretmenler görev aşkıyla Anadolu’nun böyle ücra köşelerine vardıklarında hiçbir zorluk çekmesin diye düşünmüş olmalılar ki; yetiştirdikleri öğretmenleri her konuda eğitmeyi düşünmüşler ve çok da başarılı olmuşlar.
MUHTAR : Arkadaşlar! Madem ki, böyüklerimiz Şefik öğretmeni bize yollamışlar. Bizler de köyümüzün kalkınması için, elbirliğiyle çalışıp, her bi konuda ona destek vereceğimize söz veriyor muyuz? (Hepsinden aynı anda “ Veriyoruz ” kelimesi çıkar)
Öyleyse geriye yapılacak tek şey kalıyor: Gece gündüz çalışmak. Çalışmak, çalışmak ve de çalışmak… (Oradakiler muhtarı alkışlar)
ŞEFİK : Sakın ola, burada sıralananları gözünüzde fazla büyütmeyin. Bütün bunların gerçekleşeceğine yürekten inanın. Şunu asla aklınızdan çıkarmayın ki; inanmak başarmanın yarısıdır. Sizlerden istediğim, herkes elinden geldiğince katkı sağlasın yeter. Muhtarımızın söylediği gibi sizlere düşen çalışmak. Sonuçta kendiniz, köyünüz, geleceğiniz ve çocuklarınızın yarınları için çalışacaksınız. Evet arkadaşlar! Şimdilik söyleyeceklerim bunlar. Sizin ekleyecek olduğunuz bir şey var mı?
DELİ HAYDAR : Benim ekleyecek olduğum bişey vardır örtmenim.
ŞEFİK : Öyle mi? Nedir Haydar senin ekleyecek olduğun şey?
DELİ HAYDAR : Örtmenim, en yöksek müsadenizle şu Halil’in ensesine birkaç dene Osmanlı tokatı eklemek istiyorum. O gelirken bana vurduydu da.
HASAN AĞA : Oğlum Haydar. Alay etme lan. Şindi ben eklersem sana okkalı bi dene. “Eklemedir Koca Konak” oynarsın vallah. Halil, sana da her zaman söylüyom, uğraşma şu Haydar’la deye.
KAHVECİ HALİL : Ağam ben o kadar uzak duram diyom emme. Kendi ille de bulaşmadan edemiyor nidem? İlla ki; kaşınıyor işte.
HASAN AĞA : (Haydar’a dönerek) Sen de uyuz musun oğlum? Neye kaşınıp duruyon? Susun lan bi. Bakın örtmen bey ne deyecek dinleyin hele.
ŞEFİK : Önemli değil Hasan Ağa. Zaten söyleyeceklerim bitmişti. Bana bu değerli zamanınızı ayırıp, can kulağıyla dinlediğiniz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Göreceksiniz köyümüz kısa zamanda değişecek.
MUHTAR : İnşallah evlat, inşallah. Sana inancımız sonsuz. Bütün köylüyü arkanda bil. Yaylapınarımız için hayırlısı neyse o olsun.
ŞEFİK : Sizlerden ricam; okulu, ben ve benden sonra gelecek olan öğretmenlerinizi, ailenizi, ulusunuzu yurdunuzu sevin. Unutmayın ki; büyük başarılar el ve gönül birliğinden doğar. Herkese iyi geceler.
(Alkışlarlar ve hep bir ağızdan ayını dilekleri tekrarlayıp, evlerine dağılırlar)

(Uygun bir fon müziği verilir)



















SAHNE VI

(Zil çalar. Öğrenciler sınıfa girip, yerlerine otururlar. Bir süre sonra öğretmen içeriye girer.)

ŞEFİK : Günaydın çocuklar!
ÖĞRENCİLER : Sağol!
ŞEFİK : Nasılsınız?
ÖĞRENCİLER : İyiyiz!
ŞEFİK : Oturun bakalım. (Masasına geçer ve oturur ) Çocuklar, bugün gördüğüm kadarıyla bir hayli gelmeyen arkadaşınız var. Neredeyse tamamınıza yakın bir arkadaşınız yok. Niye gelmediler acaba, bilen var mı?
EMİNE : Öğretmenim, çoğu hastaymış.
ŞEFİK : Yaaa.. Öyle mi? Peki, ne olmuş?
EMİNE : Öğretmenim! kimileri grip salgınına yakalanmış. Kimileri de galiba kızamık çıkarıyormuş. Onun için bir süre okula gelmeyeceklermiş…
ŞEFİK : Anladım. Derslerin bitiminde ben hepsini bir ziyaret edip son durumlarını öğrenir, okul adına da geçmiş olsun dileklerimizi iletirim…Evet çocuklar! Okulumuz açılalı yaklaşık üç ay kadar oldu. Bu süre içinde sizler bana ben de hem size hem de köyünüze oldukça ısındım.
ÖMER : Öğretmenim, sizi çok seviyoruz. İyi ki; bizim öğretmenimizsiniz.
ŞEFİK : Teşekkür ederim yavrum. Ben de sizleri çok seviyorum. İsterseniz dersimize Nazım Hikmet isimli bir şairimizin, siz sevgili çocuklar için yazmış olduğu anlamlı bir şiirle başlayayım:

DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA
dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türkü söyleyerek yıldızları arasında
dünyayı verelim çocuklara
kocaman bir elma gibi sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı verelim çocuklara
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

(Sınıftan alkış yükselir)

ÖMER : Öğretmenim, ne kadar güzel bir şiir. Sanki hayal dünyasında bir yolculuğa çıkmış gibi oldum.
ŞEFİK : Anlayarak, özümseyerek ve kendini iyice vererek dinlemişsin yavrum. Daha ne şiirleri var bu şairimizin. Örneğin;
“Dört nala gelip uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim”
diye sürüp giden “Kuvay-i Milliye Destanı” isimli bir şiiri var ki, sormayın… Eee, bugün de böyle şairlik yönümüz ağır bastı işte. Neyse çocuklar… Arkadaşlarınızın pek çoğu bugün aramızda olmadığına göre, isterseniz yeni konu yerine, daha önce öğrendiklerimizi şöyle bir tekrar edelim. Ne dersiniz?
ÖMER : Çok iyi olur öğretmenim. Hem öğrendiklerimizi unutmamış oluruz, hem de hasta olan arkadaşlarımız derslerde geri kalmamış olurlar.
ŞEFİK : Haklısın Ömer… Başlayalım mı çocuklar?
ÖĞRENCİLER: Eveettt…
ŞEFİK : Kadir sen söyle; “Cumhuriyet ne zaman ilan edildi?”
KADİR : 29 Ekim 1923’te öğretmenim.
ŞEFİK : Çocuklar, “Cumhuriyet” deyince aklıma gelmişken hatırlatayım: Zaman zaman köyümüze de gelen, nahiyemizin sağlık ocağının doktoru Ceyhun Atuf Bey’i tanıyorsunuz değil mi?
ÖĞRENCİLER : Tanıyoruuzzz…!
ŞEFİK : Şu sıralar kendisi bu yıldan geriye kalan yıllık iznini kullandığı için memleketi İstanbul’da bulunuyor. Kısa sürede kendisiyle samimi bir arkadaşlığımız oldu. Biliyorsunuz önümüzdeki hafta büyük bir coşku ile Cumhuriyet Bayramımızı kutlayacağız. Bana, kendisi bu bayramda aramızda bulunmak istediğini önceden söylemişti fakat elde olmayan nedenlerden dolayı bu gerçekleşmedi. (Cebinden mektubu çıkarır ) Gönderdiği mektubunda öncelikle bundan dolayı özür diliyor. Bakın bizlere “Cumhuriyet”le ilgili yazdığı anlamlı satırlarında nasıl sesleniyor. (Okumaya başlar)

“Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çalışkan, özverili, idealist öğretmeni kardeşim Şefik ve sevgili öğrencilerine;
Ağaçlar içinde çok uzun yaşayanları vardır. Çınar ağacı da uzun yaşar. Yurdumuzda, yüzlerce yıllık çınarlar vardır. Toprağı, güneşi severek yaşarlar. Bizler de özgürlüğü, bağımsızlığı, devrimi severek aydınlığa, esenliğe uzanan dallarımızla Cumhuriyet ağacını ebediyen yaşatacağız. Cumhuriyet ağacının yaşaması da koca çınarların yaşaması gibidir. İnsanlar, yurttaşların güneşine, emeğine bağlıdır. Dikilen dal, emek ister, sevgi ister, bakım ister. Cumhuriyet ağacı da bakım ister. Onu sevgilerimizle, emeklerimizle sulamalıyız. Kuruyan, eskiyen dalları, düşüncenin, ilerlemenin özeni içinde budamalıyız. Yeni dallara yeni yapraklar katmalıyız. Cumhuriyet ağacı yabanda, yazıda, dağda, doğada yalnız başına kalmış alıç ağacı değildir. O, bir toplum ağacı, bir ulusun köklü ağacıdır. Onun yaşaması, yeni kuşakların gücüne, emeğine, sevgisine bağlıdır.
Adım; “Ceyhun Atuf KANSU”. Köküm alıç ağacı gibi güzel yurdumdadır. Adım, Cumhuriyet ağacının can dalına yazılıdır. Gözlerim Mustafa Kemal’in dağ yolunda, sözlerim türkülerin gülündedir.
Hepinizin Cumhuriyet Bayramını canı gönülden kutluyorum.”

(Öğretmenin, mektubu bitirmesiyle birlikte sınıftan kuvvetli bir alkış yükselir)

Eline, gönlüne sağlık arkadaşım…Kendisi, çocukları çok sever. Mektubun sonunda da yine sizlere hitaben anlamlı dizelerini bakın nasıl da sıralamış Ceyhun Atuf Bey :
Çok olun çocuklar, çok olun,
Yapraklar kadar, bulutlar kadar olun.
El ele verin çocuklar, el ele;
Bütün gündüzler sizin olsun
Yaşayın dünyayı doya doya;
Çocuklar, çiçekleri umudumuzun.
FERHAT : Öğretmenim! Doktor Bey ne kadar güzel şeyler yazmış.
ŞEFiK : Haklısın Ferhat. Arkadaşım olduğundan kendisini yakından tanıyorum. Benim için sürpriz olmadı desem yalan olmaz. Çünkü kendisi duygu yüklü bir insan ve bunu zaman zaman şiir olarak kağıda döküyor. Yani kendisi aynı zamanda hem doktor, hem de şair. Sizlere daha sonra şiirlerinden okumak isterim. İnşallah başka zaman…Neyse, şimdi sorularımıza devam edelim.
ŞEFİK : Sultan… “Kurtuluş Savaşı hangi olayla başlamıştı?”
SULTAN : Öğretmenim Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919 tarihinde, Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla başladı.
ŞEFİK : Aferin kızım… Çocuklar, öyle bir Kurtuluş Savaşı dönemi ki; ülkenin yanmadık, yıkılmadık, kül olmadık ve kısaca mahvolmadık yeri kalmamış. O dönem
6-7 milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle Anadolu ve o topraklarda yaşayan büyük bir çoğunluğu okuma yazma bilmeyen yorgun, bitkin, yoksul, bezgin ve ezik bir insan topluluğu. Bu koşullarda kazanılan mazlum dünyaya misal bir Kurtuluş Savaşı… Ve o savaşı bizlere kazandıran en büyük liderimiz, büyük önderimiz, en önemlisi de bugünkü varlık nedenimiz Mustafa Kemal ATATÜRK…. Onun bütün başarılarının sırrı aslında bir tek kelimede saklı: CESARET çocuklar, evet cesaret. İnsan ister istemez, sanki şu anda bile tıpkı benim yaşadıklarım gibi yaşıyor o günleri çocuklar. Ömrünüz boyunca sizler de yaşayın. Ta ki yüreğinizin derinliklerine kazınırcasına duyun hem de…Yoksa hakkımı helâl etmem.
Offf… Offf…. Neyse… Peki Ferhat, sen de bize Atatürk’ün yaptığı devrimleri söyle .
FERHAT :Tarih sırasına göre mi öğretmenim?
ŞEFİK : Fark etmez.
FERHAT : Arkadaşlar! Atatürk şu yenilikleri yapmıştı: Saltanatı ve halifeliği kaldırdı. Kılık-kıyafette değişiklikler yaptı.Yeni harfleri getirdi. Saat, takvim ve ölçüleri değiştirdi. Soyadı kanununu çıkardı. Kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdi. Hukuk, kültür ve sosyal alanlarda birçok yenilikler yaptı. İnsanımızı kulluktan çıkarıp, özgürce düşünen birey olmasını sağladı.
ŞEFİK : Aferin Ferhat. Çocuklar! Dikkat ettiyseniz, arkadaşınız son cümlesinde çok anlamlı bir ifade kullandı. “İnsanımızı kulluktan çıkarıp, özgür düşünen insan olmasını sağladı” dedi. Bu çok önemli. Çoğunuz, bugün için bu anlamlı ifadeleri henüz anlayacak yaşta değilsiniz. Ancak zamanı geldiğinde, Atatürk devrimlerini daha yakından tanıyıp kavradıkça, bazı şeylerin gerçek yüzünü öğrendikçe, bu söylenenlerin önemini ancak o zaman irdeleyebileceksiniz… Şimdi kaldığımız yerden derse devam edelim: Hatice, sen de bize “Atatürk’ün İlkelerini” say.
HATİCE : Atatürk’ün altı ana ilkesi vardır: Bunlar Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik ve devrimcilik.
ŞEFİK : Peki çocuklar şimdi bize Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni kim okuyacak? (Mehmet’in kaldırdığı parmağı görür) Oku Mehmet!
MEHMET : (Gür sesle ve anlamlı olarak okur ) Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklalini, …… (Biter bitmez arkadaşları tarafından büyük bir coşku ile alkışlanır.)
ŞEFİK : Aferin Mehmet. Çocuklar anlaşılan o ki; konularımızı en güzel şekilde kavramışsınız. Hep böyle devam edin. Haydi şimdi de müzik dersinde öğrendiğimiz, Atatürk’le ilgili şarkıyı söyleyelim. Hazır mısınız?
ÖĞRENCİLER: Eveeeett!…
ŞEFİK : (Ortaya gelip, komut vererek şarkıya başlanır.) Evet, hazır! Bir, iki, üç…
ÖĞRENCİLER: ( Kasetten verilen “Atatürk Canımdasın” isimli şarkıya playback yaparlar.) (Not: Sahneye veya konuya uygun başka bir parça da olabilir.)
ŞEFİK : Aferin… Çok güzel… Sevgili çocuklar. Belki radyo dinlerken duymuş olabilirsiniz. Akşamları aydınlanmada kullandığımız gaz lambası ve fenerlerin yerini elektrik alacak. Büyük yerlere çoktan geldi bile. Işığı bir lambanın verdiği ışıktan kat kat fazla…Radyonun hareketli resimli şeklinde olanlarından yani adına “televizyon” denilen aletler de yurdumuza yavaş yavaş girmeye başladı. Bunlar sayesinde dünyanın ta öteki ucunda olan olayları aynı anda biz de televizyonda görebileceğiz. Teknoloji geliştikçe kim bilir daha neler çıkacak neler…
HATİCE : (Rüyadan uyanmış bir tavırla) Öğretmenim… Anlattıklarınız sanki bir rüya gibi… Ne güzel.
ŞEFİK : Şimdilik öyle… Fakat gün gelecek, bunların hepsi de gerçek olacak
HATİCE : Öğretmenim, acaba bizler görebilecek miyiz?
ŞEFİK : Kısmet… Kim bilir? Belki ben göremem ama sizler ve sizden sonrakiler hep görecek…Çocuklar haydi bakalım bir teneffüs yapalım. (Bütün öğrenciler çıkarken Ferhat kalır. Çantasını karıştırırken ) Ferhat… Hayırdır, sen niye çıkmadın yavrum?
FERHAT : Yok öğretmenim. Çantamda mektup vardı da onu bulamadım. Hah işte buradaymış… Öğretmenim bu mektubu akşam köye gelen karakol komutanı, muhtarı bulamayınca babama vermiş. Babam da sabah erkenden Söğütlü Köyü’ne gidecek olduğundan size vermem için bana verdiydi. Hem çok önemli olduğunu söyledi.
ŞEFİK : (Mektubu alıp dikkatle bakar) Demek ki bugün mektup günü? Önemliymiş ha, öyle mi? Kimden geliyor acaba? Hımm…Bilecik Jandarma Tabur Komutanlığından. Tamam Ferhat, muhtar bugün şehirden geri dönecek. Gelince kendisine vereyim.
( O sırada kapıyı çalan muhtar heyecanla içeri girer.) Ooo muhtarım! Gel bakalım gel. Biz de şimdi senden söz ediyorduk. İyi insan lafının üzerine gelir derler. Mektup sana. Çok önemliymiş. Ferhat, sen çık evladım.
MUHTAR : Duydum öğretmen bey. Köylü söyledi. Bir de önemli olduğunu duyunca eve bile uğramadan hemen buraya koştum.
ŞEFİK : Şimdi Ferhat verdi, buyur…
MUHTAR : (Mektubu acele alır ve okumaya başlar) Memedim… Memedim… Yavrum… (Yavaşça yere doğru yığılır.)
ŞEFİK : Ne oldu muhtar? Kötü bir şey mi var? (Mektubu alıp, yarıya kadar okur.) Sayın Cemal Tanrıkulu; Oğlunuz Mehmet Tanrıkulu komutanlığımız emrinde vatani görevini ifa etmekteyken, devriye görevi sırasında geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kay……
MUHTAR : (Ağlamaklıdır) Memedim… Teskerene bir ay kalmıştı oğlum. Baban bu günleri de mi görecekti? Terhisini beyaz kefenle mi yapacaktın? Şimdi seni kendi ellerimle nasıl koyarım kara topraklara? Oğlum… Canım, Memedim…..
ŞEFİK : Sakin ol muhtar. Biliyorum kolay değil. Ama dirayetli olmalısın.
MUHTAR : Bana bir yol göster öğretmenim. Çıldıracağım yoksa…
ŞEFİK : Sakin ol muhtar… Şunu bilmeni isterim ki; oğlun vatani görevini yaparken öldü. Bu ne demek biliyor musun? Ölümlerin en şereflisi, “şehitlik” demek.
MUHTAR : (Cebinden oğlunun fotoğrafını çıkararak öper) Doğru mu söylüyon? Demek Memedim şehit ha? Oğlum. Babanı yalnız bırakıp da nasıl gittin? Nasıl ha, nasıl…? Beni evime götür Şefik’im. Aman Allah’ım … Ben bunu eve nasıl söylerim?
Anasına “oğlumuz ölmüş” nasıl derim?

Fondan “Memedim” ( ZEYNEP’in albümünden) parçasının uygun sözlü kısmı verilecek)







SAHNE VII

(Muhtar; kahvehanede üzgün, dalgın ve düşkün bir şekilde oturmakta, sigara içmektedir. Öğretmen, Hasan Ağa ve imam içeri girerler.)

ŞEFİK : Muhtar… Üzüntünü gerçekten de çok iyi anlıyorum. Bir ay kadar önce yaşadığımız acı olay elbette kolay unutulmayacak. Fakat bu şekilde de kendini harap etmen doğru değil.
HASAN AĞA : Öğretmen Bey doğru söyler muhtar! Ne yapacaksın, ölenle ölünmüyor. Bak bi etrafa yaşam devam ediyor.
İMAM : Bu böyle olmaz muhtar. Olan kendine olur. Sağlığın bozulur sonra. Kendini bir an evvel toparlaman lazım.
MUHTAR : Arkadaşlar doğru diyorsunuz da… Gelin bi de bana sorun. Gencecik Memedim… Hem de hayatının baharında… Üstelik bu günlerde teskere alacaktı oğlum…
HASAN AĞA : Ben gidiyom muhtar. Yukarıkavak Köyü’nden Hüseyin Ağa’nın oğlanları gelmiş. İhtiyacın felan var mı deye sormaya geldiydim. Varsa bi isteğin çekinme, söyle.
MUHTAR : Allah senden razı olsun. Sen de yoruldun. Koşuşturup durdun benle.
HASAN AĞA : Hele şu söylediğine bak? İnsanoğlu birbirine böyle zamanlarda muhtaç. Bu kara günlerde yanında olmayıp ne zaman olacaktım? Hadi Allah rahatlık versin. (Çıkar)
İMAM : Buralarda en çok hoşuma giden bunlar benim. Acı günlerde nasıl da destek oluyorlar birbirlerine?
MUHTAR : Rasim Hoca… Ufak tefek atışmalar her yerde olur zaten. Seni anlıyorum. Aylar önce yaşanan tatsızlıkları ima etmeye çalıştın. Geldi, geçti. Dediğin gibi bizler sevinçte, tasada da bir olmasını eyi bilirik.
ŞEFİK : Bana bak bir muhtar… Evet şimdi biraz daha iyisin.
İMAM : Ben çıkıyorum muhtar. Namaz vakti geliyor. Varıp ezanı okuyayım. Bir isteğin olacak mı?
MUHTAR : Yok şimdilik. Çok sağolasın. (İmam çıkar.)
ŞEFİK : Eee muhtar… Hakikaten şu bir ayın nasıl geçtiğinin farkında bile değilim. Çektiğimiz onca sıkıntı ve acı. Üzüldük… Ama ne yapacaksın? Hasan Ağa’nın söylediği gibi hayat devam ediyor.
MUHTAR : Hasan Ağa’dan ve senden Allah razı olsun. Siz ikiniz bana zor günlerimde o kadar çok destek oldunuz ki! Hakkınızı ödeyemem.
ŞEFİK : Aman muhtar. Söylediğine bak hele. İnsan insana her zaman muhtaç. Beni bu üzüntünün arasında en çok sevindiren konulardan birisi de Hasan Ağa ile aranızın yumuşaması oldu.
MUHTAR : Doğru… Yahu Şefik Örtmen! Sen nasıl bir insansın böyle? Sanki yeryüzünde eyilik, doğruluk, dürüstlük ve de çalışmak üstüne dağıtılan her bi şey senden dağılıyor. Açık konuşayım; beni o kadar derinden etkiledin ki; kim bilir yetiştirmekte olduğun öğrenciler nasıldır?
ŞEFİK : Yok canım daha neler. Beni fazlaca gözünde büyütme muhtar. Öğrencilerime gelince, hepsinin de kafaları o kadar çok çalışıyor ki; benim onlara yaptığım sadece rehber olmak, yol göstermek. En önemlisi de sevgi muhtar, sevgi. Bunlar hangi öğretmene olsa birer ilham kaynağı olurlar, buna inanın. Ayrıca birbirimize iyice alıştık. Durumlarından da o kadar çok memnunum ki…
MUHTAR : Hani buraya ilk geldiğin günlerde demiştin: “Muhtar göreceksin bak, ne dahiler çıkacak bunların içinden.” deye. Buna hep yürekten inandım biliyon mu?
ŞEFİK : Her adımımda, bana büyük destek veren senin de katkın var bunda muhtar.
MUHTAR : Estağfurullah. Ben ne yaptım? Hem, köyün muhtarı olarak bu bizim görevimiz değel mi? Sizin gibi can-ı gönülden hizmet vermek için gecesini gündüzüne katan bi örtmene kim olsa destek verirdi. Ayrıca senle oturup da dertleştiğim zamanlar, içim öyle ırahat ediyor ki, heç sorma. Acılı günlerimde hep yanımdaydın. Bunu nasıl unuturum?
ŞEFİK : Muhtar! Bizim mesleğimiz öyle bir meslek ki, işimiz sadece okulla sınırlı kalmıyor. İnsan her zaman, her yerde, sürekli iyilikler yapmak için zorunlu hissediyor kendini. İçimizden yükselen ses gibi bişey işte bu. Bizim amirimiz, işte burasıdır. (Eliyle birkaç kez göğüs bölgesine vurur) Vicdanımız.
(Birlikte çıkarlar)
(Öğretmenle ilgili uygun bir fon müziği verilir. Örneğin Ali Rıza Binboğa’dan “Öğretmen Kutsaldır Ana Gibi” parçası verilebilir)

























Sahne VIII
(Muhtar ile Hasan Ağa kahvehanede oturup dertleşmektedirler)
HASAN AĞA :Hey gidi hey! Yıllar ne de çabuk geçiyor değel mi mıktar? Daha dün gibi hatırlıyom: hani sizlerle aha burada Şefik Örtmenin geldiği günlerde ileri geri ne çok atışıp durduyduk?
MUHTAR :Hatırlamaz mıyım heç Hasan Ağa. Bana belki kızacaksın emme, zaman
kimleri haklı çıkardı görüyon mu?
HASAN AĞA : Eyi, eyi anladık. Sen ve de yandaşların haklıymış, tamam.
MUHTAR : Kızma canım. Yoksa yine ağalık damarın mı tuttu?
HASAN AĞA : Haa. Haaa…Ağalık damarım mı? Sayenizde o damarı kopardım attım ya. Şindi de ağayım emme, bu seferki ağalığım bana birazcık züğürt ağalıkmış gibi geliyo be mıktar. Haaa… haaa… haaaaa…... ( Karşılıklı gülüşürler)
MUHTAR : Bundan evvelki örtmenlerimizden hep memnun kaldıydık. Ve lâkin; Şefik gibisi ne bi daha çıkar, ne de şu köy onun gibisini bi daha görür. Her yönüyle dört dörtlük bi insan. Azim desen var, çalışma desen zaten var, hırs desen gene öyle. Hele insanlığı bi başka türlü canım. Örtmenliği desen üstüne çıkmaz. Talebelerini bıraksa geceleri yanında yatacak keratalar. Şaşıyom Hasan Ağa; Bir örtmen çocukları bu kadar çok mu sever?
“ Haydar” desen, zavallı anacığı öldükten sonra ana baba olaraktan tek onu belledi. Yok yok, vallahi bu adam köyümüze Allah’ın bir lütfu.
HASAN AĞA : Benim gibi bi adama bile az mı eyiliği dokundu. Ancak, köye ilk geldiği sıralarda ona yaptığım haksızlıkları bazen hatırlıyom da…Bi mahçup oluyom, bi mahçup oluyom ki heç sorma. Ara sıra şu eşşek kafama vuruyom biliyon mu? Ben neden böyleydim diye. Önceleri istemediğim adam; aracı olup nasıl becerdiyse, yıllardır yüzlerini görmediğim evlatlarımla aramı düzeltti. Hele o geçen sene…Yaşamasından umudu kestiğim küçük oğlum Recep’i toktura yetiştirmesi yok mu? Unutulmaz heç biri mıktar, unutulmaz…

MUHTAR : Peki Hasan Ağa, örtmenimizin köyümüz için yaptıklarına ne deyeceksin? Yol, onun sayesinde düzeldi, bu hale geldi. Yanı başımızda yıllardır öylece çağlayıp da bizim öylece seyrine bakıp durduğumuz sudan, köylünün faydalanmasını sağlayan gene o. Ön ayak olup açtırdığı halıcılık kursuyla genç gızlarımız hem meslek sahabı oldular, hem de kendilerine ekmek kapısı buldular baksana. Kendimi bildi bileli, yıllarca kıraç deye öylece boş duran arazilerimiz gene onun sayesinde bağlarla doldu. Aha bu sene üzüm vermeye başlayacak. Yahu bu köylü, Şefik örtmenin hakkını nasıl öder?
HASAN AĞA : Doğru dersin…Hee heee… Seninki gene boş durmuyor? Hayrola?
MUHTAR : Mektebin kıble tarafındaki duvarında çatlaklar olmuş. Hele bi görsen yıkıldı, yıkılacak. Allah korusun, bigün çocukların başına bile iş açacak olursa…
HASAN AĞA : Tövbe tövbe… Ağzından yel alsın mıktar. Gönlünü ferah tut. Bişeycikler olmaz.
MUHTAR : Bu gece çok kötü rüyalar gördüm.
HASAN AĞA : Çok kötü rüyalar mı? Hayır olsun mıktar. Neymiş gördüğün?
MUHTAR : Yalnız aramızda kalsın. Söz mü?
HASAN AĞA : Tamam be mıktar, anladık.
MUHTAR : Şefik örtmenimiz, bizim okulun duvarının yerinde temel kazıyordu. Üstünde de bembeyaz giysiye benzer bir şey vardı. Yaklaştım. “Kolay gelsin” dedim. “Sağolasın muhtar” dedi. “Ne yapıyorsun” diye sordum. “Okulun temelini kazıyorum” karşılığını verdi. O sırada, birden ayağı kayar gibi oldu ve dumanlar çıktı. Elimi uzattım emme tutamadım. Ben elimi uzattıkça, o uzaklaştı. Ben uzattıkça, o uzaklaştı. Sonra da kayboldu. Tam o sırada korkuyla nasıl uyanmışım heç sorma. Kalbim bi atıyordu ki…Dilim damağım desen kupkuru olmuş.
HASAN AĞA : Valla mıktar, gördüğün bu rüya inşallah kötüye çıkmaz. Sen keşke evvelden, Şefik örtmenin şu okul duvarını yıkıp, yeniden yapma meselesini gözden geçirseydin.
MUHTAR : Aslında başlamadan da o kadar söyledim, “Gel bu işi başkasına yaptıralım” deye. Emme dinletemedim ki. En azından, köyümüzün gençlerinden bir ikisi yardım etse, fena mı olurdu? Kat’iyen istemedi. Ben, “Şefik Örtmen, kendi elinden geldiği halde okulun duvarını başkasına yaptırdı” dedirtmem demesin mi?
HASAN AĞA : Eee…Öyleyse ne olacak şindi?
MUHTAR : Olacağı mı var Hasan Ağa? Benim gördüğüm neticede bir rüya. Şu saatten sonra adamın başladığı işi durdurup da “Arkadaş, ben rüyamda böyle, böyle şunları gördüm, gel iyisi mi sen bu işi bırak” demek uygun düşer mi? Hem söylesem ne olacak ki, bu sefer de Şefik örtmen zaten razı gelmeyecek.
HASAN AĞA : Doğrusunu söylemek gerekirse ben senin gördüğün rüyalardan korkarım emme Allah hayıra çıkarsın, başka ne diyeyim. Sen bu gördüğünü, sağda solda pek anlatma istersen. İnsanları bi rüya için telaşa vermeye lüzum yok. Hele hele örtmenimizin aklına bişeyler sokmanın heç manası yok. Bırak canım adam içinden geldiği gibi uğraşsın. Hayırlısıyla üstesinden gelir o, için rahat olsun…
MUHTAR : (Dışarıya, okulun olduğu yöne doğru pencereden bakmaya çalışır) İnşallah ağa, inşallah…Baksana bi, maşallahı var. Dünden beri dur durak yok. Sağ olsun bütün köylü de orda. Fatma Kadın’la, Haydar bile… Bak bak, Şefik örtmenin can ciğer arkadaşı, toktur bey de geldi yanlarına.
HASAN AĞA : Hayırlısıyla bu inşaat ne vakit bitecek?
MUHTAR : İki gün yıkım işi sürer, bir hafta on günde inşaat…
HASAN AĞA : Haydi ya? Sürer mi dersin o kadar?
MUHTAR : Sen bu işi o kadar kolay mı sandıydın Hasan Ağa? Hem de bi başına. Hem de tez zamanda, düşünsene…Yok yok bu iş en zor işlerden biri. Bizler pek anlamadığımızdan içine girmeyince öyle karşıdan anlayamayız.
HASAN AĞA : (Yanındaki tavla masasını önüne doğru çekerek muhtarı tavla oynamaya çağırır) Gel hele mıktar gel. Seninle epeydir kemik sallamadıydık. Geç hele karşıma.
MUHTAR : Oldu be Hasan Ağa! Geç bakalım. Epeydir mars yapmadıydım seni. (Muhtarla Hasan Ağa tavla oynamaya başlar ve kısa süre sonra öğrencilerden Ferhat koşarak, telaş ve heyecan içinde yanlarına gelir.)
FERHAT : Mıktar emmi! Mıktar emmi! Örtmenimizin üstüne duvar yıkıldı, koşun! MUHTAR : Nee! Duvar mı?
HASAN AĞA : Duvar mı yıkıldı?
MUHTAR : Koş ağa koş. Görüyon mu aklımıza gelen, başımıza geldi. Koşşşş!!!!
(Üçü de kendilerini telaşla dışarı atarlar)

(Fondan, ağıt türünden bir türkü verilir)









Sahne IX
( Şefik, doktor, muhtar, Hasan Ağa, Fatma Kadın, Deli Haydar, kenarda öğrenciler)
(Şefik Öğretmen’in, bundan sonraki konuşmaları kesik kesiktir)
MUHTAR :Şefik, Şefik! Ne oldu oğlum sana?
ŞEFİK uvar üstü-me yıkıl-dı muhtar. Ölü-yorum.
MUHTAR :Ağzından yel alsın. Toktur bey durumu nasıl? Bi şeyler yapın.
DOKTOR : Sakin olun muhtar. Sizden ricam, önce şu kalabalığı birazcık olsun geriye alsanız.
MUHTAR : Olur tabi, hemen. Dağılın bakalım haydi, dağılın. Bişey yok. Çık, çık. Yahu geriye diyorum size.
DOKTOR : (Gizliden ağlamaklı bir şekilde yanında bulunan sudan uzatır) Şefik, Arkadaşım! Merak edilecek bir şeyin yok. Al şu sudan birazcık içmeye çalış.
MUHTAR : (Ağlamaklı) Şefik! Oğlum! Nasıl oldu bu?
DOKTOR : Muhtar, lütfen.
D. HAYDAR : Örtmenimmm! Beni bırakma örtmeniiimmm!
HASAN AĞA :Oğlum! Şu Haydar’ı biriniz uzaklaştırın buradan.
ŞEFİK :Muh-tar, yaklaş bana. Ceyhun sen de...
DOKTOR :Şefik! Kardeşim lütfen yorma kendini.
ŞEFİK : Hayır. Siz be-ni iyi dinleyin.
MUHTAR : Şefik, oğul. İstersen toktur beyin dediğini tut. Yorma kendini.
ŞEFİK : Siz-ler de biliyor-sunuz ki dakika-larım sayı-lı. İna-nın içim çok ra-hat.
Bu köye, köylü-ye çok şey-ler verdim, bili-yorum… Hepsi-ne de hak-kımı helâl edi- yorum… Bak duyu-yor musu-nuz çeşme-nin sesini. Şırıl şırıl ne güzel akı-yor… Ar-tık yolumuz da var. Ara-balar istediği an şehre gidip geliyor… Halı tezgâh-ları ne gü-zel işliyor duyu-yor musunuz seslerini? Fatma Ana nere-de? Yoksa, bağa mı gitti?
MUHTAR : Şefik, oğlum! Yorma kendini… (Ağlamaklı, geri dönerek) Allah’ım nedir bu başımıza gelenler?
ŞEFİK : Muhtar! Ben ölür-sem sakın öğrenci-lerim, öğret-mensiz kal-masın…
Yazık olma-sın onlara...Onlar benim çiçeklerim, hepsine de iyi bakın. (Sayıklamaya başlayarak kesik kesik konuşur) Okulun bahçe-sine diktiğim ağaç-ları sulayın. Hiç biri kuru-masın…Öğrenci-lerim nerede? Ağlı-yorlar mı yoksa? Hayır on-lara ağ-lamak değil, gülmek yakışır. Ömer, pencere-deki fesleğen-leri sula, kuru-masın… Ferhat, terleyip hasta ola-caksın, dikkat et. Ali, bugün tah-tayı sen sil…Hati-ce, yine mi geç kaldın? Ol-sun zararı yok. Bir daha-ki sefe-re erken gelir-sin… Öğrenci-lerimin hep-si bura-da mı? Çiçek-lerim burada mı? …
Dünya-nın bütün çiçek-lerini diyo-rum,
Bütün çiçek-leri getirin buraya,
En güzel-lerini say-madım çiçek-lerin,
Çocuk-ları, öğrenci-lerimi istiyorum.
Son bir ders vere-ceğim onlara,
Son şarkı-mı söy-leye-ceğim,
Ve sonra…Ve sonra……………………. (Ölür….)

(Selda BAĞCAN’ın “Anadolu Konserleri” albümünden; “Dünyanın Bütün Çiçekleri” parçası çalar ve bu sahnede bulunanların hepsi parça bitinceye kadar sabit bekler)

*** S O N ***