K A Y A K Ö Y' Ü N T A R İ H İ
Kayaköy’ün yaklaşık 250 metrelik batı yönünde Sazlık Deresi’yle Harlak Deresi’nin kesişme noktasında 80x60 metre boyutlarında ve 10 metre yüksekliğinde “Maltepe” denilen bir höyük bulunur. Bu höyükten küpler, seramik parçaları, yapı gereçleri ve değişik taşlar çıktığından Kayaköylüler tarafından bu şekilde isimlendirilmiştir.
Yöremizde bulunan tüm höyükler tarih öncesi yerleşimlerin günümüze ulaşmış kalıntılarıdır. Bu nedenle Maltepe Höyüğü de tarih öncesinin M.Ö. 5000-3000 yılları arasını kapsayan Kalkolitik (Maden Taş) Dönem ile M.Ö. 3000-1000 yılları arasını kapsayan Tunç Dönemi kültürlerine ilişkin araç ve gereçler bulunması bunu kanıtlar niteliktedir. İki derenin kesişme noktasında su gereksinimlerini karşılama kolaylığı dikkate alınarak yapılmış bu tarih öncesi yerleşimi gerçekleştirenlerin daha sonra tarihte Salihli-Turgutlu arasındaki Sart Mustafa olarak bilinen yöreyi başkentleri olarak seçen ve tarihte parayı ilk kullanan toplum olarak bildiğimiz Lydia (Lidya) Devletini kuran Öntürkler (Prototürkler) olmaları güçlü bir olasılıktır.
Höyüğün en alt katmanında karşımıza çıkabilecek kalkolitik kalıntılardan başlayarak üst kısmına doğru Tunç, Arkeik, Klasik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ilişkin kültür gereçlerine de rastlanabilmektedir. Bunun yanında Kayaköy yöresindeki tek tarihi yerleşimin yalnızca Maltepe ile sınırlı olduğunu söyleyemeyiz. Maltepe Kayaköy’ün en yakın noktasında insanlık kültürünün başlangıç yeridir. Ancak 1 km güney-batısındaki Dallık yöresi, beldenin 3 km güney-doğusundaki Alabaş ve Balamıç yöreleri ile 2,5 km güneyindeki Köşeli yöreleri de tarihi dönemlerde insanların yerleşim birimleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Maltepe’deki tarih öncesi (Prehistorik) yerleşimin dışında bu yörelerde Arkeik (M.Ö. 1000-500), Klasik (M.Ö. 500-300), Helenistik (M.Ö. 300-100), Roma (M.Ö. 100 – M.S. 400), Bizans (400-1304) dönemleri kültürlerini yansıtan kalıntılar da vardır. Kayaköy’ün 2,5 km güneyinde Doyranlı-Kayaköy sınırını oluşturan 315 metre yükseklikteki Kaletepe’de bulunan çok ilginç bir görünüm sergiler. Özellikle Anadolu’da bu tür askeri mimarinin başlangıcı sayılabilecek kale kavramları M.Ö. 2500-2000 gibi yıllarda Anadolu’nun es eski halkı olan Öntürkler tarafından yüksek tepeler üzerinde kiklop biçimli iri görünümlü doğal kayaların kullanılması ve üst üste oturtulmasıyla başlatılmıştır. Sonradan Anadolu’da İndo-Germen-Hititler tarafından sürdürülmüştür. Kaletepe’deki kalenin ilk yapılış ve kullanılış biçiminin bu kiklop kayalardan yararlanmak suretiyle tarih öncesinde ya da Arkeik Dönem başlarında kullanıldığı düşüncesindeyiz.
Bu yörede tarihin sonradan Lidyalılar tarafından sürdürüldüğüne kesin gözüyle bakılmalıdır. M.Ö. 547’de başlayan Pers egemenliği M.Ö 334 yılına kadar sürdü. Bundan sonra yörede yaşayan insanlar Helenizm Krallığı’nın egemenliği altına girerek bu kültürün etkisinde kaldılar. Kaletepe’deki kalenin duvarlarında Kayaköy’ün içindeki tarihi duvarların taşlarında gördüğümüz rektongonal biçim Hellenistik kültürün yapılarında kullanılan taş yontma usulünden başka bir şey değildir. Buna benzer Helenistik kaleler 13x13 metre ya da 20x20 metre ölçülerinde gözetleme kulesi olarak da o dönemde kullanılmıştır. Kaletepe’deki duvarların temel kalıntılarını doğu ve güney yönünde birkaç metre uzunluğunda saptamak olanaklıdır. Duvarlardan yuvarlanan düzgün kesilmiş rektongonal blok taşları bulundukları yerde izlemek mümkündür. Kalenin bulunduğu zirveden hemen hemen tüm Küçük Menderes Havzası gözetlenebilmektedir. Bu Helenistik yapıda ele geçen Roma ve Bizans dönemlerine ait seramik parçaları kalenin bu dönemlerde de kullanıldığını kanıtlar niteliktedir. Kaleyle birlikte Kayaköy Eski Camii’nin hemen kuzey bitişiğindeki yapının duvarlarında bulunan Helenistik yapı kalıntısını da göz önünde bulunduracak olursak, bu dönemde Kayaköy yöresinde Helenistik bir kültürün varlığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kalenin duvarlarını yapmak amacıyla taş işçileri için gerekli olan işlenmemiş taş öğe, tepedeki kayalıklarda bol miktarda bulunmaktadır. Kale duvarları yıkılıp, yuvarlanmış da olsa ufak bir kesimin dışında ortada yoktur. Bunlar ya 2300 yıllık bir zaman sürecinde üzerini toprak örttüğü için altında kaldılar, ya da herhangi bir dönemde duvarları oluşturan rektongonal blok taşlar ilkel yöntemlerle tepeden indirilerek 2,5 km kuzeydeki Kayaköy’ün bulunduğu yere kadar taşınıp, yeni bir yapının oluşturulmasında kullanıldılar. Bugünkü Kayaköy Eski Camii karşısındaki duvar kalıntıları bu kaleden getirilmiş taş gereçlerle yapılmış olabilir.
Kaletepe’nin doğu eteğindeki Köşeli yöresi ilginç bir görünüm sergiler. Buradaki geniş tarım alanlarından tarihi mezarların, seramik parçalarının, yapı malzemesi taşların, örülerek yapılmış basamakların Helenistik ve Geç Roma dönemlerine ilişkin imparatorluk sikkelerinin, hamamlarda ısıtma sistemiyle ilgili olarak kullanılan yuvarlak ve kalın seramiklerin çıkması Köşeli yöresinin tarihte bir yerleşim yeri olduğunun belirgin kanıtlarıdır.
Kayaköy’ün kuzeydoğu bitiğinde, Yusufdere yolunun biraz kuzeyinde ve Kayaköylüler tarafından “Halil Ağa Kuyusu” olarak bilinen mevkideki Roma aile mezarı da içinde olmak üzere beldenin yakın çevresinde Roma dönemlerinde de insanların varlığını ortaya koyacak kültür gereçleri bir hayli yoğundur. Geçmişte bol suların aktığı Kayaköy’ün ve çevresinin Alabaş yöresindeki hamam kalıntısı da içinde olmak üzere Helenistik, Roma, Bizans Türkler dönemlerinde bir sağlık ya da dinlenme yeri olabileceğini akla getirmektedir.
Gerek Aydınoğlu Mehmet Bey, gerekse Emir Menteşe Damadı Sasa Bey’in buyruğundaki Türkmenler’in 1304’te Küçükmenderes Havzası’nı almak için geldikleri sırada Kayaköy ve yöresindeki durum sanıyoruz ki; artık Hıristiyanlaştırılmış ve büyük bir kültür asimilasyonuna uğramış asıl eski yerli Öntürk halkı tarafından büyük oranda boşaltılmıştı. Fakat buraya yeniden Türkmenlerin yerleşerek Kayaköy’ü oluşturabilmeleri için yaklaşık 450 yıl beklemeleri gerekecekti.
Bilindiği gibi Osmanlılar’da “Dirlik” arazileri “Has”, “Zeamet”, “Tımar” olarak üçe ayrılmaktaydı. Bunlardan “Zeamet Toprakları” bazı paşalara, sancakbeylerine “Dirlik” olarak verilirdi. Kayaköy’ün bugün sahip olduğu araziler “Zeamet Toprağı” iken, yaklaşık 1800’lü yılların başlarında günümüzdeki Kayaköy’ü oluşturan Sarıkeçililer Türkmenlerine (Yörüklere) işlemeleri için verilmiştir. Bu yüzden, bu “Zeamet” topraklarını işleyen Türkmenlere de (Yörüklere) “ZEAMET YÖRÜKLERİ” denilmiştir. Zeamet Yörükleri, zamanla Kayaköy’ün bugünkü olduğu yerde yerleşik duruma gelerek Birgi Kazası’na bağlı Kayaköy’ü oluşturmuşlardır. Bunlar; başta AKKAŞLILAR olmak üzere APLAKLILAR ve HACI HASANLILAR’dır. Hepsi de o döneme kadar göçebe bir yaşam sürerlerken, “Dirlik Sistemi”nin uygulanmasıyla yerleşik düzene geçiş sürecine girmişlerdir. Yerleşik düzene geçmelerinde etken olan nedenleri ise şöyle sıralayabiliriz:
1-Göçebeliğin zorlaşması
2-Susuzluk
3-Hayvancılığın geçim için yetersiz kalmaya başlaması.
4-Her geçen gün giderek artmaya başlayan eşkıyalık ya da çete olayları.
Bugünkü Kayaköy’ü başlangıçta kuran aileler başta Akkaşlılar olmak üzere, Aplaklılar ve Hacı Hasanlılar’dır.
Akkaşlılar; Mersin, Karaman taraflarından ilk önce Kütahya civarına, oradan da yıllarca kışlak olarak kullandıkları bugünkü Kayaköy’ün bulunduğu yeri kendilerine mesken tuttular. Aplaklılar, Adana-Ceyhan ile Konya-Yunak dolaylarından, Hacı Hasanlılar da Mersin-Anamur’dan gelip yerleştiler.
(Bkn: Bugünkü Kayaköy’ü Kuranların Göç Haritası)
Söylenceye göre; bu üç aşiretin içinde hayvan sürüsü en az olan Hacı Akkaş İsmail’di. Elindeki hayvanların çoğunu satarak toprak edinmeye başladı. Dağlardan odun toplayarak, tarlalarına kum darı ekerek geçimini sürdürmeye çalıştı.
Gerek Aplaklıların, gerekse Hacı Hasanlıların bugünkü Kayaköy çevresine yerleşmeleri Akkaşlılardan sonra oldu. Her iki ailede de Akkaşlılar’a göre hayvancılık bir süre daha devam etti. Genel olarak bakacak olursak; Akkaşlılar hem daha önce yerleştikleri hem de hayvancılığa daha az önem verdikleri için genellikle düz yerlerde, Aplaklılarla Hacı Hasanlılar ise dağlık yerlerde tarla edinmişler.
Zamanla birbirlerine kaynaşmaya başlayan bu üç aile arasında çeşitli nedenlere bağlı olarak rekabet ortamı doğmaya başladı. Mescit ve çeşme yapımı başta olmak üzere, zaman gelip belirli süreler için sırayla yaptıkları köy beyliği için sürtüşmeler yaşandı. Örneğin şimdi yerinde yeller esen köy meydanındaki Aplak Çeşmesi, Çamurluk yolu üzerinde onca bakımsızlığına ve ilgisizliğine karşın tarihe meydan okuyan Beygil’in Çeşmesi, birbirine yakın aralıklarla başlarda yapılmış mescitler, (yerlerinde bugünkü camiler bulunmaktadır) bu rekabete en somut örneklerdir.
Birbirlerinden kız alıp vermemeye kadar uzanan bu sürtüşmeler, beylik sırası konusunda da yaşanmış, yine söylenceye göre Hacı Akkaşoğlu Ali Bey tarafından beylik sırası gelen Hacı Hasanoğlu Mehmet Bey’e beylik verilmeyince Hacı Hasanlılar’ın büyük bir kısmı Kula-Alaşehir taraflarına göç ettiler. Yıllar sonra buradan geriye dönenler de oldu. Örneğin Soyadı Kanunu’nun çıkmasından sonra bunlardan bir ailenin “Kulalı” soyadını alması bu yüzdendir.
İlerleyen zaman içinde Kayaköy’e başka aileler de gelip yerleştiler. Bu katılımlar, Kayaköy’ü başlangıçta kuran ilk üç ailenin kendi aralarındaki çekişmelerini azalttı.
II. Meşrutiyet dönemiyle birlikte Kayaköy’de de muhtarlık kuruldu ve ilk muhtarı da Hasan Çavuş oldu. Ondan sonra da Kır İbrahim uzun yıllar muhtarlık yaptı. O dönemlerde seçim söz konusu olmadığından bu görev köyün önde gelen kişilerinin öncülüğünde anlaşma sağlanarak bu işi yapabilecek becerikli, dürüst ve güvenilir kişilerine lâyık görülüyordu.
II. Abdülhamit Dönemi’nde Osmanlı Devleti’nin birçok yerinde olduğu gibi Kayaköy’de de huzurlu bir ortam yoktu. Asayiş ve güven ortamı yeterli düzeyde değildi. Etrafta eşkıyalar türemeye başladı. Bunlar, özellikle maddi durumu iyi olanlar başta olmak üzere pek çok kişiyi haraca bağladılar. Devletin güvenliği için görev yapan kır serdarları da eşkıya izlemek bahanesiyle zaman zaman halkı bezdirdiler.
Kayaköy’ün ünlü Çakırcalı Mehmet Efe ile tanışması da yine bu dönemde oldu. Kendisi ve baş kızanı Hacı Mustafa Kayaköy’den evlendiler. Bu sayede Kayaköy biraz daha rahatladı. Bunların bir çeşit koruyuculuk görevi üstlenmesiyle en azından çetelere karşı yüz yüze gelmemiş oldular. Bu dönem Çakırcalı’nın devlet tarafından affedildikten sonra düze indiği birkaç yıllık süreçti. (1903-1908) Dönemin şartlarının zorlamasıyla bu süreden sonra yeniden dağa çıkan Çakırcalı Mehmet Efe, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında önemli bir yer tutan Balkan Savaşları’nın tüm hızıyla sürdüğü bir dönemde kolluk kuvvetleriyle girdiği çatışmada Nazilli Karıncalıdağ Mevkii’nde vuruldu. (Bununla ilgili en kapsamlı ve kayda değer eser için bakınız: 19. Yüzyılda Ege’de Eşkıyalar Bize Derler Çakırca-Halil DURAL/Yayına Hazırlayan Yrd. Doç. Dr. Sabri YETKİN)
Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık kırk kadar Kayaköylü çeşitli cephelerde şehit düştü. Bunların pek çoğu Çanakkale’de bir kısmı da Yemen’de kaldı. O dönemde köyün nüfusu 300 kadardı. 18 Mart 1998 tarihinde Kayaköy’e dikilen Şehitlerimiz anıtı ile pek çoğunun isimleri ölümsüzleşmiştir.
Kurtuluş Savaşı döneminde de yurdun büyük bölümünde olduğu gibi Kayaköy’de de büyük acılar yaşandı. 1 Haziran 1919 tarihinde Yunan kuvvetlerinin işgaline uğrayan Kayaköy, yaklaşık üç yıl üç ay boyunca çeşitli sıkıntılar gördü. (Bakınız: Ayhan DAYAN-Yöremin Öyküleri-Kurtuluşa Giden Yolda)
Cumhuriyet Dönemi’yle birlikte önemli gelişmeler yaşanmaya başladı. 1928’de üç yıllık Cumhuriyet Okulu açıldı. 1930’da Kayaköy-İlkkurşun yolu açıldı. 1933’te şimdiki eski okul binasının yerinde ahşap-kâgir yeni okul binası yapıldı. Kayaköy’ün ilk öğretmeni Nafiz Bey oldu. 1935’te bugünkü düğün salonu inşa edildi. 1940’ta ilk beş yıllık okul dönemi başladı.
1941’de köylüler arasında ellişer kuruş para toplanarak köyde ilk radyonun sesi duyuldu. 1942’de Kayaköy Tarım Kredi Kooperatifi kuruldu.
1947’de Ali Soyugüzel tarafından ilk ekmek fırını işletilmeye başlandı. Mustafa Yörük-Nebi Savran-Ali Sarıgöllü-Hasan Yörük ortaklığında köye arkası açık kamyonet şeklinde, “Chavrolet” marka ilk araç alındı. Arkası kapatılarak yolcu taşımada kullanıldı. Köyden Ödemiş’e beş kuruşa yolcu taşındı. Yine bu yıl içinde Çakırcalı Mehmet Efe’nin Nazilli’de bulunan mezarı özel bir izinle damadı Mehmet Akkaş tarafından Kayaköy Mezarlığı’na nakledildi.
1950’de başlayan Kore Savaşlarına Kayaköy’den de katılanlar oldu. Bunlar; Ahmet Doğan, Halil Özkan, Mehmet Güler, Mehmet Kaya ve Mustafa Yenidoğan’dır. Özellikle Ahmet Doğan yaklaşık on dört ay boyunca sıcak çatışmaların içinde yer aldı. Ağır yaralandı. Dört gün Seul’de, otuz altı gün de Tokyo’daki hastanelerde yattı.
1951’de de İbrahim Uslu tarafından “Ferguson” marka gazlı bir traktör alındı. Tarla sürme ve zeytin taşıma işlerinde kullanıldı. 1952’de Kore Gazileri geriye döndüler.
1955’ten sonra Malaş’taki “Mümin Kavağı” olarak bilinen yerdeki kahve canlanmaya başladı. Özellikle ramazanlarda sabahlara kadar eğlenceler yapıldı. 1960’tan sonra yine köydeki “Dere Kahve” ile “Koltuk Kahve” oldukça popüler hale geldi.
1965’de dönemin hükümetinin bir bakanı ilk kez Kayaköy’de misafir olarak kaldı. Köy İşleri Bakanı Dr. Lebit Yurtoğlu, dönemin muhtarı Ahmet Savran tarafından ağırlandı.
1966’da Kayaköy’e ilk Kur’an Kursu açıldı. 1967’de de bugünkü eski okul binası tamamlanarak eğitim-öğretime bu okulda başlandı.
1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’na Kayaköy’den yedi kişi katıldı. Bunlar; Mehmet Yenilmez, Hüseyin Kara, Mehmet Yörük, Mehmet Bakadur, İbrahim Denkol, Mehmet Ali Güney ve Kemal Yörük’tür.
1976’da Kayaköy eğitim tarihine yeni bir sayfa eklendi ve ilk kez Kayaköy Ortaokulu açıldı. İlkokul binası içinde hizmet verdi.
1 Ağustos 1975 tarihinde Kayaköy ilk kez elektriğe kavuştu. İsmet Savran tarafından ilk televizyonun alınması da yine aynı yıl içinde oldu.
1979’da Kayaköy-İlkkurşun arasındaki yol asfaltlandı.
1980’den sonra Alabaş’ta, özellikle yaz sezonlarında yoğun ilgi odağı durumuna gelen video izleme bağımlılığı yıllarca sürüp gitti.
1984’te Kayaköy’e Sağlık Ocağı açıldı. İlk doktoru da Kazım Güçlü oldu.
Kayaköy, 3 Haziran 1990’da yapılan ara yerel seçimlerde belediyelik oldu. Bu günlerde pek çok siyasi parti lideri Kayaköy’e geldi. Bu dönemde yapılan ara seçimler sonucunda ilk belediye başkanlığını ANAP adayı Emin Peker kazandı.
1991’de ilkokul ile ortaokul birleştirilerek “Kayaköy İlköğretim Okulu” adını aldı. Yine bu yıl içinde Kayaköy Sağlık Ocağı da şimdiki binasında hizmet vermeye başladı.
1996’da Kayaköyspor Ödemiş Kaymakamlık Kupasını alarak spor tarihindeki en önemli başarısını elde etti.
1997’de Zeytintepe, Sazlık ve Harlak gibi mevkilere yollar açıldı.
1997’de Kayaköy’den ilk kez bir futbolcu Zafer Akkaş, Manisaspor’la sözleşme imzalayarak profesyonel oldu.
18 Mart 1998 tarihinde Şehitlerimiz Anıtı dikildi.
2002’de Kayaköy Belediyesi tarafından Aktaş Deresi üzerine Alabaş Köprüsü yapıldı.
2004’te TGRT tarafından “Allı Turnam” isimli türkü filmi çekildi.
2007’de STV tarafından çekilen “Lezzet Avcısı” ve “Maceracı” isimli programlara Kayaköy ev sahipliği yaptı.
İSPİRLONGA
Kayaköy’de en çok merak edilen konulardan birisi de kuzeybatısında bulunan ve halk arasından “İspirlonga” olarak bilinen yerleşim yeridir. 2001’de yayınlanan ilk kitabım “Dünden Bugüne Tüm Yönleriyle KAYAKÖY” ün 10.sayfasında konuyla ilgili olarak aşağıdaki ifadelere yer vermiştim:
“İspirlonga, belde sınırları içinde ve kuzeybatı yönünde bulunan bir yerleşim yeridir. Çok eski dönemlerden günümüze kadar aynı isimle söylenip gelmiştir. Fakat isminin nereden geldiği ve nasıl geldiği konusunda kesin bir bilgiye sahip değiliz. Yine rivayetlerle yola çıkıp açıklamaya çalışalım.
Burasıyla ilgili üç ayrı söylence vardır:
1-Burada “İSPİR” adında yerli bir Rum varmış. Çok uzun olması nedeniyle “UZUNİSPİR” anlamına gelen “İSPİRLONGA” adını almış olabilir. (Long: Uzun)
2-Eskiden Kayaköy’de yaşayan yerli Rumlardan biri Girit’te askerlik yaparken orada aynı bugünkü İspirlonga’ya benzer bir yer görür. Dönüşünde de burasının adını “İSPİRLONGA” olarak söylemeye başlar.
3-Üç Yörük aşiretinden önce de Kayaköy’ün olduğu yerin yakınlarına gelenlerden birinin de “İSPİR YÖRÜKLERİ” olduğunu ifade etmiştim. Adını buradan almış olabilir.”
Elde “İspirlonga” ile ilgili olarak yazılı belgeler bulunmadığı için, bu ilginç yerleşim yeriyle ilgili olarak kesin bir yargıda bulunmak olanaksızdır. Fakat yine de aradan geçen altı yıllık bir zaman sürecinde yukarıdaki bilgilerin bazılarını doğrular nitelikte ipuçlarıyla karşılaştık. Tarihin eldeki en küçük verileri ve olasılıkları da hesaba katan bir bilim dalı olmasından hareketle son dönemdeki konuyla ilgili araştırmalarım beni belirli bir yöne doğru çekmiştir. Şöyle ki;
“İspirlonga” sözcüğü, “SPİNA” ve “LONG” kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Latince kökenli olan “spina”, dilimizde “belkemiği”, “long” da “uzun” anlamlarına gelmektedir. Bu noktadan hareketle “Spinalonga” ya da bir başka söyleniş biçimiyle “İspirlonga” nın “uzun belkemiği” anlamına geldiğini ifade edebiliriz.
İzmir’de oturan ve Girit göçmenlerinin üçüncü kuşaktan akrabası olan Ali Bey’in aşağıdaki ifadeleri ilginçtir:
“Atalarımdan Hacı Yero Mustafa, hem Kandiya Kadısı hem de Laşit Sancak Bey’i idi. 1846’da Elounda’da vefat etti. Onun yerine oğlu Ömer Vegakis geçti. Kendisi Elounda Tuzlası’nın sahibiydi. Gerek Girit, gerekse tüm adaların tuzu buradan karşılanıyordu. Burası yaklaşık 800.000 metrekare civarındaydı. O zaman Elounda’da liman olmadığı için tuzlar İspirlonga Adası’na götürülüp oradan nakledilirmiş. Atalarım o şirin İspirlonga Adası’nda ikamet ediyorlarmış. Adada onların soyu dışında kimse yokmuş. Hepsi de birbirlerine akrabaymış. Osmanlıların her geçen gün gerilemesini fırsat bilen İngilizler, Türkleri adadan çıkaramayınca, adaya vebalı hasta getirip hastane açmışlar. Bunun üzerine adadaki atalarım, çocuklarını alarak adayı terk etmişlerdir.”
İspirlonga Adası’ndan gemilerle kaçan bu insanların tamamına yakını İzmir ve çevresine yerleşmiştir. Bunlardan üç beş hanenin de büyük bir olasılıkla bugünkü Kayaköy’ün kuzeybatısındaki bölgeye yerleşmiş olabileceğini ve zorla koparıldıkları yurtları İspirlonga’nın anısını yaşatmak için buraya da aynı ismi verdiklerini düşünüyoruz. On beş yirmi yıl kadar burada yaşayan ailelerin, daha sonra ya İzmir’deki yakınlarının yanlarına sığındıklarını ya da mübadele dönemlerinde kendilerini yerli Rum gibi gösterip, yeniden içlerinde hasretle yanan ateşleri hiç sönmeyen asıl yurtları “İspirlonga” ya döndüklerini söyleyebiliriz.
“KAYAKÖY” ADI NEREDEN GELİYOR?
“Kayaköy” adının nereden geldiği ile ilgili çeşitli görüşler vardır. 208 no’lu Osmanlıca Vakıf Defteri’nde bulunan şu ifadeden Kayaköy’ün eski adının “KAYI” olduğu anlaşılmaktadır:
“Birgi Kazası muzafatından (eklerinden) Kayı karyesinde (köyünde) kain (bulunan) Hacı Ahmet Oğlu İsmail Bin Ali Camii”.
Burada “İsmail” denilen ve bu dönemde köye ilk gelen obaların başkanlarından biri olan Hacı Akkaş İsmail olması çok kuvvetli bir olasılık olup, 1807-1808 yıllarında bugünkü Eski Cami’nin bulunduğu yere ilk mescidi yaptırdığı sanılmaktadır.
Kayaköy, 1867 yılında çıkarılan ‘Vilayetler İdaresi Kanunu’na göre Birgi’ye bağlı olmaktan çıkarılarak Ödemiş’e bağlı bir köy yapıldı. 19. yüzyılın ilk çeyreğinden beri muhtarlıkla yöneltilmekteydi. İlk muhtarı da Hasan Çavuş (Ekim) idi. Yine bu dönemlerde Ödemiş Kazası’na bağlı “Kayıköy” karyesinde bir mescid daha yaptırdığı Osmanlı Vakıf Defterleri’nde belirtilir.
Sonuç olarak, “Kayaköy” adının “Kayı” kelimesinden geldiğini söyleyebiliriz.
FOTOĞRAFLAR

Derebaşı Gediği Yakınlarındaki bir kaya mezarı

Eski Camii karşısındaki Hellenistik Dönem kale kalıntıları

Kale Deresi'ndeki Hellenistik Dönem kale kalıntıları

Kale Deresi'ndeki Hellenistik Dönem kale kalıntılarının bulunduğu tepe

Halilağa Kuyusu yakınlarındaki Roma Mezarının dıştan görünüşü

Roma Mezarının içten görünüşü-1

Roma Mezarının içten görünüşü-2

Roma Mezarının içinden çıkarılan çocuk lahti

Payam Mezarlığı'nda bulunan Bizans Dönemi yapı malzemesi
(Ayhan DAYAN tarafından Ödemiş Müzesi'ne kazandırılmıştır)

Kayaköy Mezarlığı'nda bulunan ve bugünkü Kayaköy'ü ilk kuran Hacı Akkaş İsmail ve oğullarının mezarları

Eski Camii yan bahçesinde bulunan Hacı Akkaş İsmail Oğlu Ali ile eşinin mezarları

Akkaşlılar tarafından yaptırılan, Çamurluk yolu başlangıcında bulunan tarihi Beygil Çeşmesi

Akkaşlılar tarafından yaptırılan tarihi çeşmelerden İki Oluklu

Çakırcalı Mehmet Efe tarafından yaptırılan konak.